Oğlum mezun oldu bugün
Önce bir kızımız oldu sonra da bir oğlumuz , ezberimizdeki herşey değişti, gülüşleriyle içimizi ısıtan sarılışlarıyla bizim kalbimizi şenlendirenlerimiz oldular, sonra ailemize bir oğlumuz bir de torunumuz katıldı daha da büyüdük. İyi ki varsın değerli güzel eşim iyi ki varsınız çocuklar ... Seviliyorsunuz.
🎸 Erkin Koray:
Türk Rock Müziğinin Asi ve Öncü Ruhlarından
Psikedelik tonlar, uzun saçlar ve distortion altında bir müzik devrimi🎶 Türkiye'de Rock’ın İlk Kıvılcımı: 1957

Seha Okuş
Hasretinle yandı gönül - Dönüş (film, 1972)
Gülcan, köyün çıkışındaki yolda, ağır ağır ilerlemektedir. Almanya’dan gelen kocası İbrahim’in kullandığı araba, uçurumdan aşağıya yuvarlanmış; yerde üstü örtülmüş cesetler ve ağlayan bir çocuk…1970'li yıllarda çekilen “Dönüş” adlı filminden küçük bir hatırlatma yukarıdaki satırlar filmdeki pek çok isim hâlâ biliniyor.
Hasretinle yandı gönül
Sanatçının sesi ise bir kuşağın İstanbul Radyosu dinleyicilerine hiç de yabancı değil. Şimdilerde ise ne türkü dinleyenler ne de söyleyenler için sadece ve sadece 45 liğin pahalı olmasından dolayı bilindik..
Rüçhan Çamay
Rüçhan Çamay, yalnızca müzik alanında değil, sinema dünyasında da adından söz ettirdi.
Sesi, zarafeti ve oyunculuğuyla sanatseverlerin gönlünde taht kurdu.
Filmleri :
1964 - Aşk ve Kin (Nikah Şahidi)
1962 - Zorla Evlendik
1950 - İstanbul Geceleri
1947 - Yuvamı Yıkamazsın
Plakları :
1968 - Rüzgarlı Bir Akşam Üstü & Gölgen Yeter Bana
1968 - İncinen Hatıralar & O Adam
1968 - Babam Gibi & Yaşanmaz Aynı Evde ( Tanju Okan ile düet)
1974 - Tanrım İnsaf Et & Lililoy
1975 - Para Parra Parrra & Çocukluğum
1976 - Ne Haber & Yavaş Yavaş
1977 - Televizyon & Daha Dur
1977 - Gönlüm Çok Zengin & Sorma Gitsin
1978 - Yeter & Sevgiden On Almalıyız
Neşet Ertaş
Ben bir sazcıyım.
Hayatta hiç mektebe gidemedim, okul yüzü görmedim...
— Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012
Yaşar Kemal’in deyimiyle “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş, 1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesine bağlı Tırtıllı köyünde dünyaya geldi. İlkokul çağlarında önce keman, ardından bağlama çalmayı öğrendi. Babası, büyük usta Muharrem Ertaş ile birlikte yörenin düğünlerinde saz çalıp türkü söyleyerek sanat yolculuğuna ilk adımını attı.
Neşet Ertaş’ın üzerindeki en büyük etki babasına aitti. Bunu da şu sözlerle dile getirirdi:
“Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız.”
Henüz 14 yaşındayken İstanbul’a çalışmaya gitti. Geçimini sağlamak için pek çok işte çalıştı. Ancak sesi ve sazı, onu dinleyenlerin dikkatini hemen çekti. 1957 yılında “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adlı ilk plağıyla halkın gönlünde taht kurdu. Bu türkü ile birlikte “Neşet Ertaş efsanesi” başladı:
Yoksa sen de bahtı kareli misin
Durmaz feryat edip coşarsın bülbül
Sen de benim gibi yâreli misin
İki yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra Ankara’ya geldi ve sahne hayatına burada devam etti. Ankara’da çalıştığı bir gazinoda Leyla adında bir genç kadınla tanışıp evlendi. Bu evlilikten iki kız ve bir erkek çocukları oldu. 1962 yılında İzmir Narlıdere’de askerliğini yaptıktan sonra, yedi yıllık evliliği sona erdi.
Plak üzerine plak çıkardı, konserlerle Türkiye’nin dört bir yanını defalarca dolaştı. Ancak 1978 yılında parmaklarında meydana gelen felç, müzik yaşamını sekteye uğrattı. Başka bir mesleği olmadığı için işsiz kaldı ve tedavi masraflarını karşılayamadı. 1979’da Almanya’daki kardeşinin yanına gitti. Burada tedavi oldu, çocuklarını yanına aldı ve müzik yaşamına yeniden başladı. Gurbet ellerde, Türklerin yaşadığı bölgelerde düğünlerde, gazinolarda çalıp söylemeye devam etti.
Uzun yıllar Almanya’da kaldıktan sonra, 2000 yılında İstanbul’da verdiği konserle Türkiye’de sahnelere geri döndü.
Neşet Ertaş, bozlakları birer “feryat” olarak tanımlar, Anadolu insanının acılarını ve özlemlerini dile getirirdi. Sazıyla tek başına sahneye çıkar, halkına “Garip” adıyla seslenirdi. Telif hakları konusunda ise yıllarca emeğinin karşılığını alamadı. Verdiği bir röportajda, şarkılarını kullanmak için kendisinden yalnızca bir kişinin izin istediğini belirtmişti.
Kırgın mıydı bilinmez... Ama kibarlığından, naifliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Sahneye çıkarken ceketini çıkarmak için bile izleyicisinden izin isteyen bir zarafetin sahibiydi.
O, “gönül” demezdi; “göynüm” derdi. Ve göynünden yükselen o unutulmaz feryatla sordu:
Göynüm hep seni arıyor, neredesin sen?
Bu türkünün hikâyesini de şöyle anlatır:
“1960’lı yıllarda TRT sanatçılarıyla Almanya’ya gitmiştik. Otomobilim vardı ama ne ehliyetim vardı, ne de kullanmayı biliyordum. Dönüşte mecburen ben sürdüm aracı. Kaza yaptık, beni cezaevine koydular. Üç ay hapis yattım. Ne kâğıt, ne kalem vardı. Türkünün sözlerini sigara kâğıtlarına, kibrit çöpünün barutunu tükürükle ıslatarak yazdım.”
Devletten hiçbir zaman para ya da unvan talep etmedi. Süleyman Demirel döneminde kendisine verilen “Devlet Sanatçısı” unvanını da kabul etmedi. Gerekçesini şöyle açıklamıştı:
“Hepimiz bu devletin sanatçısıyız. Devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık gibi geliyor.”
Sadece TBMM tarafından verilen *“Üstün Hizmet Ödülü”*nü kabul etti.
Her zaman halkının sanatçısıydı. Ve bunu en güzel şu sözleriyle ifade etti:
“Beni sevenler, ceplerindeki sigara parasını getirip konsere verirler. Onlar zengin insanlar değil; orta direk, dar gelirli insanlar. Ya konsere gidecek kadar paraları vardır, ya da yoktur. Benim içime sinmez böyle insanların cebindeki parayı almak. Onların ayağına giderim, çıkarım televizyona, onlar için çalıp söylerim. Bana verecekleri para ile evlerine ekmek alsınlar.”
UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak kabul edildi.
25 Nisan 2011’de İTÜ Devlet Konservatuvarı tarafından fahri doktora ile onurlandırıldı.
O tören konuşmasında şöyle dedi:
“Ne hocası olduğumu bilmem, ‘hoca’ kelimesini de sevmem ama hocalarıma sonsuz saygım var. Bana bir kelime öğretenin bin yıl kölesi olurum demiş büyükler. Ben bir sazcıyım. Hayatta hiç mektebe gitmedim. Okul yüzü görmedim... Ama çocuklarımı okuttum. Üniversitenin ne demek olduğunu biliyorum; bir ilim, bilim yuvası... Bu şerefi bana layık gören bu ilim yuvasına sonsuz saygı ve sevgimi sunuyorum.”
“Mektebe gitmedimse de, okulu bitirmiş gibi bana bu esvabı giydirdiler...”
Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012 tarihinde İzmir’de tedavi gördüğü hastanede, ileri evre prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Bugün, onsuz geçen ikinci yıl... Ama türküler hâlâ bizimle. Dilden dile, gönülden göynüme geçiyor.
Küçücük bir köyden çıkıp dünyayı fetheden o büyük adamın anıtı şimdi çok sevdiği babasının yanında, çok sevdiği memleketinde duruyor.
Beyaz Kelebekler
Kanadı kırık bir kelebeğin uçamayacağı belliydi.
Ama Beyaz Kelebekler, kırılan kanatlarına rağmen Türkiye’nin kalbinde uçmaya devam etti.
Grubun Kuruluşu ve Yükselişi
Türkiye’nin dört bir yanında sahneleri dolduran topluluk, Avrupa turneleriyle de geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Renkli sahne kostümleri, danslı performansları ve neşeli repertuarları, onların kısa sürede dönemin fenomen gruplarından biri hâline gelmesini sağladı.
Kaza ve Büyük Kayıp (1970)
18 Ocak 1970... Her şeyin tersine döndüğü o gece. Bir konser için yola çıkmışlardı. Öndeki araç Adapazarı’na ulaştı. Ama arkadaki araç, o Chevrolet... Bir kamyonla çarpıştı. Benzin deposu patladı. Ve o gece üç Beyaz Kelebek — Altan Eke, Rıfat Eke ve Behzat Kutlubağ — feci şekilde hayatlarını kaybetti. Diğer üyeler mucizevi şekilde kurtuldu.BUNALIMLAR
Sorular grubundan Ahmet Güvenç (bas gitar) ile Aydın Çakuş (gitar, vokal), yanlarına davulcu Hüseyin Sultanoğlu’nu alarak Grup Bunalım ismiyle 1969’da Taş Var Köpek Yok / Yeter Artık Kadın adlı 45’lik plağı yayımladı.
Aydın Çakuş bestesi "Taş Var Köpek Yok", herkesin Anadolu rock peşinde olduğu bir dönemde, Batılı normlarda rock müziği talep edenlerin yüreğine su serpmişti. Aynı yıl İzmir Fuarı’na çağrılan Bunalım, gazino sahnesinde psychedelic örnekler sergileyerek kimseye taviz vermemişti.
Yıllar içinde kadrosu sürekli değişecek olan grup, Aydın Çakuş, Ahmet Güvenç ve Hüseyin Sultanoğlu tarafından kurulur.
Ahmet Güvenç, grup kurulduğunda bas gitarda yer alır. Daha sonra Kurtalan Ekspres’in de basçısı olur ve uzun yıllar Barış Manço, Cem Karaca gibi isimlerle müzik yaparak yaşayan bir efsaneye dönüşür. Özellikle Dönence şarkısındaki performansı hafızalardadır.
Hüseyin Sultanoğlu ise "Bunalımlar"dan sonra Cem Karaca’nın Dervişan grubunda davul çalar. Unutamadığım ve Nem Kaldı gibi şarkılarda onun izleri vardır.
Grup, farklı mekanlarda sahne alırken ve cover’lar yaparken, Cem Karaca’nın desteği ve o dönemde sahibi olduğu Türkofon Plak şirketinin etiketiyle 1970 yılında ilk 45’liklerini yayımlar. Plakın A yüzünde Taş Var Köpek Yok, B yüzünde ise Yeter Artık Kadın yer alır.
Yeter Artık Kadın ise Iron Butterfly’ın 1968 tarihli Get Out of My Life adlı şarkısının cover’ıdır. Sözleri ve düzenlemesi yine Cem Karaca’ya aittir. Orijinaline göre daha sert tonda, isyankar ve kirli bir vokalle seslendirilir.
Nur Yenal’ın davula geçiş hikâyesi ise ilginçtir. Bir konser öncesi dönemin davulcusu Mehmet Gözüpek ortadan kaybolunca, 15-16 yaşındaki Nur’a davul çalıştırılır. Kısa sürede sağlam bir performans sergileyen Nur, iki yıl sonra Ter grubunun da davulcusu olur.
1972’de Rıfat Öncel’in Bir Yar İçin / Ayrılık Olmasaydı 45’liğinde de yer alırlar. Sazda Arif Sağ ile müthiş bir uyum yakalanır. Davulda, daha sonra Kardaşlar grubunda da çalacak olan Cengiz Teoman vardır.
Aynı yıl Fikri Tatbak ile bir 45’lik çalışması daha yapılır. Fikri Tatbak, arkasındaki grubun güçlü tonunu rahatlıkla taşır. Albümdeki diğer şarkı olan Aşk Senin Bildiğin Gibi Değil, “nananananaana” eşliğinde enfes gitar sololarıyla bezenmiştir.
Ve gelelim belki de en özel çalışmaya: 1972’de yine Rıfat Öncel ile yayımlanan Kınalı Gelin / Güzel 45’liği. Güzel parçasında akıcı bir solo, rahat ve duru vokaliyle Rıfat Öncel’in huzur veren yorumu vardır.
Finalde ise büyük parça gelir: Kınalı Gelin. Dağlarda yaşayan Kınalı Gelin’e, psychedelic gitar sololar eşliğinde seslenilir. Bas gitarda Melik Yirmibir’in atını sürdüğü, Rıfat Öncel’in adeta tanrısal bir üslupla seslendiği bu şarkı, “ver elini gidelim gayrı” dizeleriyle hafızalara kazınır.
Taş Var Köpek Yok, M.S. 500 yılında yazılmış bir Sanskritçe şiirdir. Şiiri Can Yücel çevirir, Cem Karaca ise sözleri derleyip aranje eder. Şarkının 3:29’unda Karaca şarkıya dahil olur ve 1400 yıl sonra taşı "atar". Bu eser, bir Garage Rock örneğidir.
“Taş Var Köpek Yok” parçası, Türkiye’nin 1970'li siyasi atmosferi düşünüldüğünde oldukça sert ve cesur bir çalışmadır. 1960’larda ABD'yi sallayan garage rock akımına benzer öğeler barındırmasının yanı sıra, sertliği ve basit akor yapısıyla 1970 gibi erken bir tarihte İngilizlerin meşhur '77 tarzı punk anlayışının temel özelliklerini de yansıtır.
Cem Karaca: Bu şiir ne zaman yazılmış?
Aydın Çakuş: Vallahi... bi dak'ka, milattan sonra 500'lerde filan.
Cem Karaca: Kaç yıl geçmiş o zamandan beri?
Aydın Çakuş: 1400 sene filan...
Cem Karaca (öfkeyle): 1400 sene geçmiş... E artık atarız taşı arkadaş!
Aydın Çakuş: Kayıt yapıyoruz hocam, n’oldu şimdi, sırası mı?
Bu sahne, hem dönemin politik ruhunu hem de şarkının isyanını simgeler.
Optİkler (Robert Kolejİ)
“Köylü Kizi” / “Wer Last Day” on Sayan, 1967 Mİllİyet

Optikler, 1967 Milliyet pop müzik yarışması, 12 Mart 1967: Gökhan Cansen, Jan Kurban, Kemal Ebcioğlu, Rüçhan Çamay (jüri üyelerinden biri), Bülent Terem ve Osman Kermen
Optikler, 12 Mart 1967 tarihinde düzenlenen 1967 Milliyet pop müzik yarışmasının kazananı olarak açıklandı. Soldan sağa: Gökhan Cansen, Jan Kurban, Kemal Ebcioğlu, Rüçhan Çamay (jüri üyelerinden biri), Bülent Terem ve Osman Kermen
Tam sayfayı görmek için tıklayın.
Bİrsen Armağan
& Yurdaer Doğulu Orkestrası
Bu 45’lik 1967 yılında yayımlandı.
Gel Gel Gel” ("Come Come Come")
“Ah! Yalancılık” (Aslen Mason Williams ve Nancy Ames’in söylediği, Ester ve Abi Ofarim ikilisiyle ünlenen “Cinderella Rockafella” parçasının Türkçe uyarlaması)


















