Yaş Destanı Celal Güzelses’in Sesiyle Dilden Dile

 

Yaş Destanı

Celal Güzelses’in Sesiyle Dilden Dile


Diyarbekir’in musiki dünyasından yetişen büyük sanatçılardan, “Şark Bülbülü” olarak anılan Celal Güzelses’in repertuvarımıza kazandırdığı ve yıllar boyunca pek çok sanatçının seslendirdiği çok namdar bir eser vardır: Yaş Destanı.

Türkü denildiğinde hemen akla Diyarbakır gelir; eserin adı sorulduğunda ise çoğu kişinin ilk söyleyeceği isim Celal Güzelses olur. Çünkü Yaş Destanı, onun yorumuyla öylesine bütünleşmiştir ki zaman içinde adeta Celal Güzelses’in eseriymiş gibi kabul edilmiştir.

Oysa Yaş Destanı'nın hikâyesi Celal Güzelses'ten çok daha eskilere uzanır.

Bir insan ömrünün destanı

Bugün en çok bilinen şekliyle Yaş Destanı, insan hayatını gençlikten yaşlılığa doğru anlatır. Onlu yaşlardan başlayıp altmışlı, yetmişli yaşlara kadar ilerleyen dizeler, insan ömrünün geçiciliğini, gençliğin güzelliğini ve yaşlılığın kaçınılmazlığını dile getirir.

Ancak anlatılanlara göre destanın daha eski ve uzun şekli doğumdan başlayıp yüz yaşına kadar uzanmaktadır.

Bu yönüyle Yaş Destanı yalnızca bir türkü değil, insan hayatının tamamını anlatan manzum bir hayat hikâyesidir.

Gençlikte güzellik, aşk ve hayatın coşkusu vardır. Yıllar ilerledikçe insanın yüzüne düşen çizgiler, beli büken yaş, gözlere çöken duman ve nihayet toprağın çağrısı gelir.

Belki de eserin yüzyıllardır unutulmamasının en önemli nedenlerinden biri budur: Her insan, Yaş Destanı'nda kendi hayatından bir parça bulur.

IV. Murad ve Hacı Efdal

Yaş Destanı'nın geçmişine dair anlatılan en eski hikâyelerden biri Osmanlı Padişahı IV. Murad dönemine uzanır.

1638 yılında IV. Murad, Bağdat Seferi sırasında Diyarbakır'a uğrar. Anlatıya göre padişah, Diyarbakır'da sanat ve musiki çevresinin önemli isimlerinden Hacı Efdal Efendi'nin meclisine konuk olur.

Gece ilerlediğinde IV. Murad, Hacı Efdal'den yeni bir eser ister. İstediği eser sıradan bir türkü değildir. İnsan hayatının başlangıcından ölümüne kadar geçen bütün dönemleri anlatmasını ister.

Hacı Efdal sazını eline alır ve Yaş Destanı'nı söylemeye başlar.

Bir damla su hâlindeki başlangıçtan yüz yaşına kadar insan ömrünü anlatan destan, çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa, oradan da ihtiyarlığa uzanır.

Anlatılanlara göre destan sona erdiğinde IV. Murad'ın gözleri dolar. İnsan ömrünün geçiciliği karşısında duygulanan padişah, Hacı Efdal'e teşekkür eder ve onun evine su getirilmesini emreder.

Rivayete göre böylece Diyarbakır'da evine su getirilen ilk kişilerden biri Hacı Efdal olur.

Bu hikâyenin tarihî ayrıntılarının ne ölçüde belgelenebildiği ayrıca araştırılabilir; ancak Yaş Destanı'nın Diyarbakır sözlü kültüründeki köklü geçmişini göstermesi bakımından anlatı oldukça dikkat çekicidir.

Alipınarlı Hasan ve Ahmed Yüksekses

Destanın hikâyesi burada bitmez.

Aradan yaklaşık iki asır geçtikten sonra, yine Diyarbakır yöresinden Alipınarlı Hasan mahlaslı âşık tarafından Yaş Destanı'nın sözlerinin yeniden düzenlenerek söylendiği aktarılır.

1 yüzyılın ilk yarısında ise bu kez Diyarbakırlı sanatçı Ahmıkê lakaplı Ahmed Yüksekses tarafından bestelenir.

Ve nihayet eser, geniş kitlelere ulaşmasını sağlayacak olan büyük yorumcusuna kavuşur:

Celal Güzelses

Diyarbakır'ın “Şark Bülbülü”…

Yaş Destanı, Celal Güzelses'in yorumuyla plaklara girer ve böylece Diyarbakır'ın sınırlarını aşarak bütün Türkiye'ye ulaşır.

Onun güçlü ve kendine özgü okuyuşu, eserin hafızalarda yer etmesini sağlar. Daha sonraki kuşaklar Yaş Destanı'nı çoğunlukla Celal Güzelses'in sesinden tanır.

Bu nedenle zamanla eserle sanatçı birbirinden ayrılmaz hâle gelir.

Ancak burada önemli bir ayrıntıyı hatırlamak gerekir:

Celal Güzelses, Yaş Destanı'nın yaratıcısından çok, onu geniş kitlelere ulaştıran ve hafızalara kazıyan büyük yorumcusudur.

Plak çağı ve kısalan destan

Yaş Destanı'nın bugün bilinen şeklinin, destanın daha uzun hâlinin tamamını içermediği de anlatılır.

Taş plak döneminin teknik şartları nedeniyle bir plağın ön ve arka yüzüne sığdırılabilecek kayıt süresi oldukça sınırlıydı. Bu nedenle uzun destanın bazı bölümleri kayda alınamamış veya kısaltılmıştır.

Bugün dinlediğimiz Yaş Destanı, bu uzun anlatının plak süresine uyarlanmış şekli olarak karşımıza çıkar.

Belki de bu nedenle günümüzde eseri dinleyen birçok kişi, destanın aslında insan hayatının tamamını daha geniş biçimde anlattığını bilmez.

“Güzel ki on yaşına girince…”

Yaş Destanı'nın en bilinen bölümlerinden biri şöyle başlar:

Güzel ki on yaşına girince
Gonca güldür, henüz açılır.
On birinde gonca diye koklarlar,
On ikide elma deyip saklarlar…

Ardından yaşlar ilerler.

On üçünde cefalar başlar,
on dördünde güzelliğe şeker benzetilir.
On beşinde güzelliğin çağıdır.
On altısında görenin aklı başından gider.

On yedi yaşında göğsü cennet bağına,
boyu selviye benzetilir.

Yirmili yaşlarda hayatın başka bir dönemi başlar.
Yirmi beşte bıyıklar burulur,
otuzunda akan sular durulur.


Otuz beşte insan günahlarını düşünmeye başlar.

Kırk yaşında bağlardan gazel dökülür,
kırk beşinde insan günahlarına ağlar.
Elli yaşında artık insanlara bel bağlar.

Sonra yaşlılık gelir.

Elli beşte dizlere sızı iner.
Altmışında gözlere duman çöker.
Altmış beşinden sonra yüzüne bakılmaz hâle gelir insan.

Ve sonunda:

Gel gel diye toprak çağırır,
Geldi geçti, şimdi yalana benzer… 

İşte Yaş Destanı'nın asıl gücü burada ortaya çıkar.

Güzellik geçer.

Gençlik geçer.

Ömür geçer.

İnsan, bütün bir hayatın sonunda toprağın çağrısını duyar.

Diyarbekir'den Türkiye'ye

Yaş Destanı'nı önemli kılan yalnızca eski bir türkü olması değildir.

Bu eser, Diyarbakır'ın sözlü kültürünün, âşıklık geleneğinin ve musiki mirasının kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığının da bir örneğidir.

Hacı Efdal'den anlatılan eski hikâyeye, Alipınarlı Hasan'ın sözlerine, Ahmed Yüksekses'in bestesine ve nihayet Celal Güzelses'in eşsiz yorumuna uzanan bir zincir vardır.

Her sanatçı kendi döneminden bir şey katmış, fakat eserin temel duygusu değişmemiştir:

İnsan doğar, büyür, sever, yaşlanır ve sonunda toprağa döner.

Yüzyıllar önce söylenen bir destanın bugün hâlâ bizi düşündürmesinin sebebi de budur.

Çünkü Yaş Destanı aslında başkasının değil, hepimizin hikâyesidir.

Ve Celal Güzelses'in sesiyle kulağımıza ulaşan bu kadim sözler, bize her dinleyişimizde aynı şeyi hatırlatır:

Geldi geçti…
Şimdi yalana benzer.





BAKIR YURTSEVER (Bekçi Bakır)

 
BAKIR YURTSEVER (Bekçi Bakır)

(1908–1985)



Ses Sanatçısı, Gazelhan ve Kaynak Kişi

Bakır Yurtsever, 1908 yılında Urfa'da doğdu. Musikiye küçük yaşlarda başladı. Ustaları Pehel ve Ahmet Hafız'dan makamları öğrendi; Hacı Nuri Hafız'dan ise mevlit öğrendi. Yaklaşık otuz yıl mevlithanlık yaptı.

Geçimini bir dönem bekçilik yaparak sağladığı için kendisine “Bekçi Bakır” adı verildi. Bu isim zamanla sanatçı kimliğiyle de özdeşleşti.

İlk plağını 1928 yılında doldurdu. Plağa okuduğu “Ordumuz Gitti Muş'a Dayandı” adlı türküyle başlayan plak serüveni, sonraki yıllarda yaklaşık elli türkü, hoyrat ve gazelin kaydedilmesiyle devam etti.

Döneminin önemli musiki meclislerinde yer alan Bekçi Bakır; Mukim Tahir, Karaköprülü İsmail, Marangoz Halil ve Muallim Cevdet gibi devrin güçlü okuyucularıyla birlikte musiki icra etti.

Urfa'nın 11 Nisan'da düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümü kutlamaları dolayısıyla birçok kez radyoevine davet edildi. Muzaffer Sarısözen tarafından hazırlanan Yurttan Sesler programına zaman zaman katıldı. Ayrıca Diyarbakır Radyosu'nda Urfa yöresine ayrılan programlarda da yer aldı.

Bekçi Bakır yalnızca bir ses sanatçısı olarak değil, aynı zamanda önemli bir kaynak kişi olarak da Urfa musikisinin hafızasında yer aldı. Kendisinden derlenen türkü ve uzun havalar, TRT repertuvarına ve Kültür Bakanlığı arşivlerine kazandırıldı.

Plağa okuduğu ve repertuvara kazandırdığı eserlerden bazıları şunlardır:

  • Ağlarım Gülenim Yok
  • Bende Mecnun'dan Füzun
  • Bu Yoldan Hanım Geçer
  • Buradan Bir Atlı Geçti
  • Çaya İndim
  • Dağlar Başı Kışladı
  • Dön Beri Dön Beri de Yüzün Göreyim
  • El Zanneder Ben Deliyem
  • Garip Bir Kuştu Gönlüm
  • İsfahandır Bizim Aslı Elimiz
  • Mezarımı Derin Edin
  • Muradı Böyle
  • Ordumuz Gitti Muş'a Dayandı
  • Urfalıyam Dağlıyam
  • Urfa'nın Dağları Kardır Geçilmez

Bekçi Bakır, Urfa'nın geleneksel musiki kültürünün önemli temsilcilerinden biri olarak, özellikle gazel, hoyrat, uzun hava ve türkü icrasındaki tavrıyla kendisinden sonraki kuşaklara önemli bir miras bıraktı.

1985 yılında Şanlıurfa'da hayatını kaybetti.

Bekçi Bakır'ın sesi, bugün yalnızca eski plaklarda değil; Urfa'nın hafızasında ve onun aracılığıyla TRT repertuvarına ulaşan türkülerde yaşamaya devam ediyor.



Yanmış bir yürek var

 


Yanmış bir yürek var

Yavuz  Taner



Pişmanlık duyguları ile belki yeniden diye çaba gösteren kişinin çaresizliğini anlatan mısralarda ilişkinin temelinin sağlam olmadığını, darmadağın olan harabeye dönüşen bir yuvanın yeniden kurulabilmesinin imkansızlığını ifade eden şarkı sözlerine dantel gibi işlenmiş bir müzik yaparak yüreğimize aktarıyor.

Yavuz Taner, müzikal bilgisi ve yetenekleri sanata olan saygısı bakış açısı ve duruşu ile örüntülü olarak anılır. 'Arabesk müziğe takım elbise giydiren adam' aslında halk müziği temeli ile yetişmiş olup kısa ömründe arabeske farklı bir boyut kazandırmıştır. 

Albümdeki eserlerin her biri gerçekten mükemmel ama yine de Albümün B yüzündeki 'En mutlu günümde' adlı esere dikatinizi vermenizi isterim. Esen kalınız derken şarkının sözlerini yazmayı tercih ettim dinlemek başka, okumak başka değilmi okuyunca daha iyi anlıyoruz sanki.


En mutlu günümde karardı dünyam

Aşkı ben söyledim, ayrılığı sen

Ayrı yöne giden sevenler olduk

Neşeyi sen aldın, kederleri ben

Çaldın gecelerden yıldızlarımı, umutlarımı

Bir yalan farzedip duygularımı

Yaşanmış maziye veda ettin sen

Sanki bulunmayan aşkı bulmuştuk

Oysa bir arzuya tutsak olmuştuk

Gerçeği sen aldın, yalanları ben

Çaldın gecelerden yıldızlarımı, umutlarımı

Bir yalan farzedip duygularımı

Yaşanmış maziye veda ettin sen


Yanmış bir yürek var DİNLE


Fikret Kızılok / B -yüzü “Egoist Kumsal (Aklımda Hep Sen Varsın)”


Fikret Kızılok / B -yüzü

“Sakın Gelme” - “Egoist Kumsal (Aklımda Hep Sen Varsın)”

Fikret Kızılok’un 2001 yılında sona eren yaşamı dikkate alındığında, popüler müzikle kurduğu son ilişki biçiminin yorumculuktan ziyade bestecilik ve söz yazarlığı üzerinden şekillendiği görülmektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan çalışmaların ilki, MFÖ tarafından seslendirilen “Sakın Gelme”, diğeri ise Sertab Erener tarafından yorumlanan “Kumsalda” adlı eserdir.

“Kumsalda”, Kızılok’un 1984 yılında Çekirdek ile icra ettiği “Egoist Kumsal (Aklımda Hep Sen Varsın)” ile kavramsal açıdan benzerlik taşımakla birlikte, söz ve müzikal yapı bakımından tamamen özgün bir eser niteliğindedir. Eserin özgün versiyonu Fransızca olup Plage Égoïste adıyla bilinmektedir. Söz konusu versiyon, sanatçının vefatının ardından 2002 yılında Sony Müzik tarafından yayımlanmıştır.

Bu veriler ışığında değerlendirildiğinde, Kızılok’un söz konusu dönemde üretim pratiğini daha çok “yaratıcı özne” konumuna taşıdığı söylenebilir. İcracı kimliğinden geri çekilerek eserlerini farklı yorumcular aracılığıyla dolaşıma sokması, hem müzikal ifade alanını genişletmiş hem de eserlerinin çok katmanlı bir yorumlanabilirliğe açılmasına imkân tanımıştır. Bu yaklaşım, sanatçının popüler müzik içindeki konumunu yalnızca bir yorumcu olarak değil, aynı zamanda belirleyici bir üretici figür olarak yeniden tanımlamaktadır.

Sertab Erener’in 2001 yılında yayımlanan ve kamuoyunda “turuncu albüm” olarak anılan çalışması, açılışını “Kumsalda” adlı eserle yapmaktadır. Söz konusu düzenleme Demir Demirkan tarafından gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte, eserin kökeni 1980’li yılların başında Fikret Kızılok’un üretim pratiğine uzanmaktadır.

1982 yılında Bostancı’daki Çekirdek Sanatevi’nde, Bülent Ortaçgil ile birlikte sahne alan Kızılok’un, icra öncesinde “Kayıtta mıyız?” sorusuyla başlattığı performans, “Egoist Kumsal” adlı eserin ilk kaydı olarak değerlendirilmektedir. Bu dönem, Kızılok’un muayenehanesini aynı zamanda alternatif bir müzik mekânına dönüştürdüğü; sınırlı dinleyici kapasitesine sahip konserlerin kaydedilerek çoğaltıldığı ve dolaşıma sokulduğu bir üretim modeliyle karakterizedir. “Egoist Kumsal” da bu kayıtlar arasında yer almıştır.


Eserin söz yapısı, küresel ölçekte acı, yoksulluk ve umutsuzluk gibi temaları işlerken, ani bir kırılmayla bireysel ve “egoist” bir huzur anına yönelmektedir. “Aklımda hiçbir şey yok / uzanmışım” ifadesiyle somutlaşan bu dönüşüm, kolektif trajediler ile bireysel kaçış arasındaki gerilimi görünür kılar. Bu bağlamda eser, hem ironik hem de insani bir sorgulama alanı açmaktadır.

İlerleyen yıllarda eserin Fransızca versiyonu Plage Égoïste adıyla ortaya çıkmış; melodik yapı bakımından ilk akustik yorumdan farklılaşmıştır. 2001 yılında ise aynı temel fikir, Sertab Erener yorumuyla popüler müzik estetiği içinde yeniden üretilmiştir. Fikret Kızılok’un vefatının ardından 2002’de yayımlanan Dünden Bugüne Derleme albümünde yer alan “Plaj Egoist” kaydında sanatçı, parça öncesi yaptığı konuşmada, bireyin zihinsel dünyası ile toplumsal gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekmektedir.

Bu çok katmanlı üretim süreci, aynı eserin üç farklı yorum üzerinden (Çekirdek’teki akustik form, Fransızca versiyon ve pop düzenleme) yeniden anlamlandırıldığını göstermektedir. Tüm bu versiyonlarda ortak bir soru yankılanmaktadır: Küresel ölçekte acı ve kederin varlığı sürerken, bireyin kendine ait küçük ve “egoist” huzur anları yaratma hakkı var mıdır?



Doyamadıklarımızdan Yavuz  Taner



         Doyamadıklarımızdan Yavuz  Taner

"O'nu tanımıyorsanız, müziği hiç okumamışsınız demektir." 

13 Temmuz 1949,  Gemerek / Sivas  -  14 Şubat 1990,  İstanbul

(Bestekâr, Orkestra Şefi, Söz yazarı ve Yorumcu)

Henüz çocuk yaşlardayken ailesiyle birlikte İstanbul’a göç eden Yavuz (Durmuş)Taner, müzik eğitimi alabilmek için ortaokulu yarıda bırakır.
1960–70’li yıllarda okuduğu 45’lik plaklar üzerinden bize yansıyan eserlerine baktığımızda, esas ilgi alanının Türk Halk Müziği olduğunu açıkça görebiliriz.
1980–90 yılları arasında Türk Halk Müziği Korosu’nda solist ve korist (koro solisti) olarak görev yapan Taner’in gönlünde yatan arabesk çalışmaları bu dönemde yavaş yavaş gün yüzüne çıkar.Bağlama ve ud başta olmak üzere pek çok enstrümanı profesyonel düzeyde çalabilen Taner, kendine özgü yeni bir tarz geliştirir ve bu sayede Türkiye'nin “Abdulhalim Hafız”ı olarak anılmaya başlar.
Taner’in sesinde yankılanan melodik türkü yorumları, dinleyicisini adeta keşiflerle dolu bir ruhsal yolculuğa, hatta bir “göç”e taşımıştır. 1964 yılında Aksaray Musiki Cemiyeti’ne girerek, Nida Tüfekçi, Adnan Araman ve Abdullah Nail Bayşu’dan Türk halk müziği dersleri alır.

Kısa ömründe bize miras bıraktığı 45’lik plakları ve Albüm Kaseti

 

·   1966 Sabahtan uğradım dostun bağına & Olaydım Olaydım (Arya Plak 61)

·   1967 Sen bahar Çağındasın & Sazımın Telleri (Cem Plak 520)

·   1967 Sen Gelsen Ne Olur & Kalbe Asla Değilmez (Arya 187)

·   1971 Kara Vicdanlı & Belki Hayat Bizimdir (Saba Plak)

·   1977 Güzel Kızlar & Gemiciler Kalkalım (Kervan 145)

 

·   1987'de Türküola Müzik Yapım şirketinin bünyesinde ''Yaşamanın Kuralı'' adlı albümü çıkar. 

 

İstanbul' un müzik sahneleriyle temas kurmaya başlar yenilikçi ve parlak müzik projelerinin kahramanı bir müzisyen olarak işbirliğine dayalı bir ilişki kurar.

Bağlamada kusursuzluğun yanında asıl başarısı bestelerinde saklıydı. Altyapılarda oluşturduğu kusursuz tınılar, birçok albümde öne çıkmayı başardı. İşte bu sebeple, arabesk tarihine damgasını vuran pek çok albümün yönetmenliğinde onun imzası bulunuyordu.  

Kısacası Yavuz Taner besteleri, farkını hissettirerek başta Müslüm Gürses, Bülent Ersoy, Yunus Bülbül, Hüseyin Altın, Kibariye, Muhittin Seçen, Bayram Şenpınar, Ayşe Mine gibi pek çok isim tarafından yorumladı.  

Başarılı müzik çalışmalarıyla; arabesk müziğinin gelişmesine en çok katkı sağlayan isimlerden biri olarak Yavuz Taner, özellikle, 1980'lerde fırtına gibi esti ve pek çok arabesk sanatçısının şöhret basamaklarını tırmanmasına öncülük etti. 

14 Şubat 1990'da bir kalp krizi sonucu vefat eden Taner, arabesk dünyasının en önemli kayıplarından biri oldu. 

Taner, doğuştan yetenekli olup fikirlerini ve duygusal ifadelerini doğru vurgulayan bir müzisyendi onun rehberliğinde, zaten güzel doğmuş şarkıları gölgede bırakmadan okuyan bir çok yorumcu sanatçılar bir dönemde onun sayesinde şöhretin zirvesine ulaştılar.

Yineliyorum Doyamadıklarımızdan birisiydin ...



 Kemal Üngör / Mart 2026    

 




Gitme, gitme ne olursun !

 

Gitme, gitme ne olursun !


Kasetçalar’da “Gitme” çalıyor.


Tabii ki Derviş yorumluyor. Eser bitiyor, babam devam ediyor…
Askerlik anılarından ve doyamadıklarımızdan söz açıyoruz.
Sadık, Müslüm, Yavuz, Ali gibi…
Hepsine rahmet olsun, nur içinde uyusunlar.
O hep dopdoludur; yakalayınca bırakmam.
Bir anda güzel anekdotlar paylaşıverir.
Bir şeyler yerli yerine oturunca ancak başladık sohbete.
Bir türlü sözlerini yazamadığını ifade ediyor.
“‘Gitme’ müthiş bir kelime, öyle değil mi Kemal?” diye soruyor.
Dinliyorum ve hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışıyorum.
O arada yine yakaladım…
“Asker ocağı dediğin bildiğin yazıhane işte. Odaya girdim, selam sabah konuşuyorum kendi kendime. Bir baktım, Yavuz her zamanki gibi ritim tutmuş, mırıldanıyor; parmakları ise ona eşlik ediyor,” diyor.
“Baba, sus,” diyerek işaret diliyle uyarıverdi beni.
Bitene kadar ben de Yavuz’un çikolatalarından atıştırıp onu dinledim.

Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…

 

Zeki Müren

 “Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…” Dedesi Hacı Mehmet Efendi’nin, bebek Zeki Müren’in göbeği kesildikten sonra kulağına söylediği ilk ninni buymuş. “Dedem ezan okurken tüm Bursa sokağa çıkıp dinlerdi” demiş, sesini nereden aldığını göstermek istercesine.



Bursa’nın en iyi giyinen erkeği olduğunu söylediği babasının kucağında, yemek masasında Selahattin Pınar’ın şarkısını söylerlermiş birlikte “Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen… Kıskan beni, göğsünde uyut, yan ateşimden…” Ahşap evlerinin bahçesindeki, sardunya saksılarıyla çevrili havuza düşen bez bebeği Tomris’in su geçişini tıkayan şişmiş halini unutmamış. Kokuları da unutmamış; ne Mora’dan muhacir, hep beyazlar giyip saçını topuz yaptığı için Temiz Hayriye diye anılan babaannesinin gramafonunun içindeki makina yağı kokusunu, ne Bursa’ya gelen çadır tiyatrosunun şarkıcılarının sürdüğü esansın, yaptıkları makyajın, hatta sahne arkasındaki tuvaletten yayılan kokuyu. İstanbul’a ilk gelişinde burnuna gelen kokuyu, Bursa’daki çadır tiyatrosunun kokusuyla karşılaştırır ve İstanbul’un kokusu ağır basar. Ne de olsa, çadır tiyatrosu için “bu güzellikler nereye gidiyor acaba anne?” diye sorduğunda, “kimbilir oğlum? Ama herhalde en sonunda yine İstanbul’a dönerler…” cevabını alacaktır. Ve içine atılan tüm “bu güzelliklerin tohumları, tüm ülkenin en karışık duygularının en ilginç tezahürlerini doğuracaktır. Zeki Müren’in bir yıldız olarak doğuşu, büyük bir kitlenin avuçlarının arasından kayıp gittiğini gördüğü bir estetiğin, bir anlam dünyasının sonbaharının buruk tadını doldurur ağızlara. Zamanın yavaş aktığı, kahvenin mangala sürüldüğü, mehtaba çıkılan, bülbül dinlemeye gidilen, ölümlülüğün tadını sakince çıkarmayı bilmeye fırsatı olmuş kalender bir dünyanın son temsilcisi, aslında daha ziyade, sonunun temsilcisi gibi müstehzi gülümser. Geleneğin kendisini değil, modernliğin onu ittiği yenilenme, hayatta kalma, uyum sağlama, yeni bir estetik dünya kurma çabasını temsil eder adeta.