Yanmış bir yürek var

 


Yanmış bir yürek var

Yavuz  Taner



Pişmanlık duyguları ile belki yeniden diye çaba gösteren kişinin çaresizliğini anlatan mısralarda ilişkinin temelinin sağlam olmadığını, darmadağın olan harabeye dönüşen bir yuvanın yeniden kurulabilmesinin imkansızlığını ifade eden şarkı sözlerine dantel gibi işlenmiş bir müzik yaparak yüreğimize aktarıyor.

Yavuz Taner, müzikal bilgisi ve yetenekleri sanata olan saygısı bakış açısı ve duruşu ile örüntülü olarak anılır. 'Arabesk müziğe takım elbise giydiren adam' aslında halk müziği temeli ile yetişmiş olup kısa ömründe arabeske farklı bir boyut kazandırmıştır. 

Albümdeki eserlerin her biri gerçekten mükemmel ama yine de Albümün B yüzündeki 'En mutlu günümde' adlı esere dikatinizi vermenizi isterim. Esen kalınız derken şarkının sözlerini yazmayı tercih ettim dinlemek başka, okumak başka değilmi okuyunca daha iyi anlıyoruz sanki.


En mutlu günümde karardı dünyam

Aşkı ben söyledim, ayrılığı sen

Ayrı yöne giden sevenler olduk

Neşeyi sen aldın, kederleri ben

Çaldın gecelerden yıldızlarımı, umutlarımı

Bir yalan farzedip duygularımı

Yaşanmış maziye veda ettin sen

Sanki bulunmayan aşkı bulmuştuk

Oysa bir arzuya tutsak olmuştuk

Gerçeği sen aldın, yalanları ben

Çaldın gecelerden yıldızlarımı, umutlarımı

Bir yalan farzedip duygularımı

Yaşanmış maziye veda ettin sen


Yanmış bir yürek var DİNLE


Fikret Kızılok / B -yüzü “Egoist Kumsal (Aklımda Hep Sen Varsın)”


Fikret Kızılok / B -yüzü

“Sakın Gelme” - “Egoist Kumsal (Aklımda Hep Sen Varsın)”

Fikret Kızılok’un 2001 yılında sona eren yaşamı dikkate alındığında, popüler müzikle kurduğu son ilişki biçiminin yorumculuktan ziyade bestecilik ve söz yazarlığı üzerinden şekillendiği görülmektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan çalışmaların ilki, MFÖ tarafından seslendirilen “Sakın Gelme”, diğeri ise Sertab Erener tarafından yorumlanan “Kumsalda” adlı eserdir.

“Kumsalda”, Kızılok’un 1984 yılında Çekirdek ile icra ettiği “Egoist Kumsal (Aklımda Hep Sen Varsın)” ile kavramsal açıdan benzerlik taşımakla birlikte, söz ve müzikal yapı bakımından tamamen özgün bir eser niteliğindedir. Eserin özgün versiyonu Fransızca olup Plage Égoïste adıyla bilinmektedir. Söz konusu versiyon, sanatçının vefatının ardından 2002 yılında Sony Müzik tarafından yayımlanmıştır.

Bu veriler ışığında değerlendirildiğinde, Kızılok’un söz konusu dönemde üretim pratiğini daha çok “yaratıcı özne” konumuna taşıdığı söylenebilir. İcracı kimliğinden geri çekilerek eserlerini farklı yorumcular aracılığıyla dolaşıma sokması, hem müzikal ifade alanını genişletmiş hem de eserlerinin çok katmanlı bir yorumlanabilirliğe açılmasına imkân tanımıştır. Bu yaklaşım, sanatçının popüler müzik içindeki konumunu yalnızca bir yorumcu olarak değil, aynı zamanda belirleyici bir üretici figür olarak yeniden tanımlamaktadır.

Sertab Erener’in 2001 yılında yayımlanan ve kamuoyunda “turuncu albüm” olarak anılan çalışması, açılışını “Kumsalda” adlı eserle yapmaktadır. Söz konusu düzenleme Demir Demirkan tarafından gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte, eserin kökeni 1980’li yılların başında Fikret Kızılok’un üretim pratiğine uzanmaktadır.

1982 yılında Bostancı’daki Çekirdek Sanatevi’nde, Bülent Ortaçgil ile birlikte sahne alan Kızılok’un, icra öncesinde “Kayıtta mıyız?” sorusuyla başlattığı performans, “Egoist Kumsal” adlı eserin ilk kaydı olarak değerlendirilmektedir. Bu dönem, Kızılok’un muayenehanesini aynı zamanda alternatif bir müzik mekânına dönüştürdüğü; sınırlı dinleyici kapasitesine sahip konserlerin kaydedilerek çoğaltıldığı ve dolaşıma sokulduğu bir üretim modeliyle karakterizedir. “Egoist Kumsal” da bu kayıtlar arasında yer almıştır.


Eserin söz yapısı, küresel ölçekte acı, yoksulluk ve umutsuzluk gibi temaları işlerken, ani bir kırılmayla bireysel ve “egoist” bir huzur anına yönelmektedir. “Aklımda hiçbir şey yok / uzanmışım” ifadesiyle somutlaşan bu dönüşüm, kolektif trajediler ile bireysel kaçış arasındaki gerilimi görünür kılar. Bu bağlamda eser, hem ironik hem de insani bir sorgulama alanı açmaktadır.

İlerleyen yıllarda eserin Fransızca versiyonu Plage Égoïste adıyla ortaya çıkmış; melodik yapı bakımından ilk akustik yorumdan farklılaşmıştır. 2001 yılında ise aynı temel fikir, Sertab Erener yorumuyla popüler müzik estetiği içinde yeniden üretilmiştir. Fikret Kızılok’un vefatının ardından 2002’de yayımlanan Dünden Bugüne Derleme albümünde yer alan “Plaj Egoist” kaydında sanatçı, parça öncesi yaptığı konuşmada, bireyin zihinsel dünyası ile toplumsal gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekmektedir.

Bu çok katmanlı üretim süreci, aynı eserin üç farklı yorum üzerinden (Çekirdek’teki akustik form, Fransızca versiyon ve pop düzenleme) yeniden anlamlandırıldığını göstermektedir. Tüm bu versiyonlarda ortak bir soru yankılanmaktadır: Küresel ölçekte acı ve kederin varlığı sürerken, bireyin kendine ait küçük ve “egoist” huzur anları yaratma hakkı var mıdır?



Doyamadıklarımızdan Yavuz  Taner



         Doyamadıklarımızdan Yavuz  Taner

"O'nu tanımıyorsanız, müziği hiç okumamışsınız demektir." 

13 Temmuz 1949,  Gemerek / Sivas  -  14 Şubat 1990,  İstanbul

(Bestekâr, Orkestra Şefi, Söz yazarı ve Yorumcu)

Henüz çocuk yaşlardayken ailesiyle birlikte İstanbul’a göç eden Yavuz (Durmuş)Taner, müzik eğitimi alabilmek için ortaokulu yarıda bırakır.
1960–70’li yıllarda okuduğu 45’lik plaklar üzerinden bize yansıyan eserlerine baktığımızda, esas ilgi alanının Türk Halk Müziği olduğunu açıkça görebiliriz.
1980–90 yılları arasında Türk Halk Müziği Korosu’nda solist ve korist (koro solisti) olarak görev yapan Taner’in gönlünde yatan arabesk çalışmaları bu dönemde yavaş yavaş gün yüzüne çıkar.Bağlama ve ud başta olmak üzere pek çok enstrümanı profesyonel düzeyde çalabilen Taner, kendine özgü yeni bir tarz geliştirir ve bu sayede Türkiye'nin “Abdulhalim Hafız”ı olarak anılmaya başlar.
Taner’in sesinde yankılanan melodik türkü yorumları, dinleyicisini adeta keşiflerle dolu bir ruhsal yolculuğa, hatta bir “göç”e taşımıştır. 1964 yılında Aksaray Musiki Cemiyeti’ne girerek, Nida Tüfekçi, Adnan Araman ve Abdullah Nail Bayşu’dan Türk halk müziği dersleri alır.

Kısa ömründe bize miras bıraktığı 45’lik plakları ve Albüm Kaseti

 

·   1966 Sabahtan uğradım dostun bağına & Olaydım Olaydım (Arya Plak 61)

·   1967 Sen bahar Çağındasın & Sazımın Telleri (Cem Plak 520)

·   1967 Sen Gelsen Ne Olur & Kalbe Asla Değilmez (Arya 187)

·   1971 Kara Vicdanlı & Belki Hayat Bizimdir (Saba Plak)

·   1977 Güzel Kızlar & Gemiciler Kalkalım (Kervan 145)

 

·   1987'de Türküola Müzik Yapım şirketinin bünyesinde ''Yaşamanın Kuralı'' adlı albümü çıkar. 

 

İstanbul' un müzik sahneleriyle temas kurmaya başlar yenilikçi ve parlak müzik projelerinin kahramanı bir müzisyen olarak işbirliğine dayalı bir ilişki kurar.

Bağlamada kusursuzluğun yanında asıl başarısı bestelerinde saklıydı. Altyapılarda oluşturduğu kusursuz tınılar, birçok albümde öne çıkmayı başardı. İşte bu sebeple, arabesk tarihine damgasını vuran pek çok albümün yönetmenliğinde onun imzası bulunuyordu.  

Kısacası Yavuz Taner besteleri, farkını hissettirerek başta Müslüm Gürses, Bülent Ersoy, Yunus Bülbül, Hüseyin Altın, Kibariye, Muhittin Seçen, Bayram Şenpınar, Ayşe Mine gibi pek çok isim tarafından yorumladı.  

Başarılı müzik çalışmalarıyla; arabesk müziğinin gelişmesine en çok katkı sağlayan isimlerden biri olarak Yavuz Taner, özellikle, 1980'lerde fırtına gibi esti ve pek çok arabesk sanatçısının şöhret basamaklarını tırmanmasına öncülük etti. 

14 Şubat 1990'da bir kalp krizi sonucu vefat eden Taner, arabesk dünyasının en önemli kayıplarından biri oldu. 

Taner, doğuştan yetenekli olup fikirlerini ve duygusal ifadelerini doğru vurgulayan bir müzisyendi onun rehberliğinde, zaten güzel doğmuş şarkıları gölgede bırakmadan okuyan bir çok yorumcu sanatçılar bir dönemde onun sayesinde şöhretin zirvesine ulaştılar.

Yineliyorum Doyamadıklarımızdan birisiydin ...



 Kemal Üngör / Mart 2026    

 




Gitme, gitme ne olursun !

 

Gitme, gitme ne olursun !


Kasetçalar’da “Gitme” çalıyor.


Tabii ki Derviş yorumluyor. Eser bitiyor, babam devam ediyor…
Askerlik anılarından ve doyamadıklarımızdan söz açıyoruz.
Sadık, Müslüm, Yavuz, Ali gibi…
Hepsine rahmet olsun, nur içinde uyusunlar.
O hep dopdoludur; yakalayınca bırakmam.
Bir anda güzel anekdotlar paylaşıverir.
Bir şeyler yerli yerine oturunca ancak başladık sohbete.
Bir türlü sözlerini yazamadığını ifade ediyor.
“‘Gitme’ müthiş bir kelime, öyle değil mi Kemal?” diye soruyor.
Dinliyorum ve hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışıyorum.
O arada yine yakaladım…
“Asker ocağı dediğin bildiğin yazıhane işte. Odaya girdim, selam sabah konuşuyorum kendi kendime. Bir baktım, Yavuz her zamanki gibi ritim tutmuş, mırıldanıyor; parmakları ise ona eşlik ediyor,” diyor.
“Baba, sus,” diyerek işaret diliyle uyarıverdi beni.
Bitene kadar ben de Yavuz’un çikolatalarından atıştırıp onu dinledim.

Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…

 

Zeki Müren

 “Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…” Dedesi Hacı Mehmet Efendi’nin, bebek Zeki Müren’in göbeği kesildikten sonra kulağına söylediği ilk ninni buymuş. “Dedem ezan okurken tüm Bursa sokağa çıkıp dinlerdi” demiş, sesini nereden aldığını göstermek istercesine.



Bursa’nın en iyi giyinen erkeği olduğunu söylediği babasının kucağında, yemek masasında Selahattin Pınar’ın şarkısını söylerlermiş birlikte “Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen… Kıskan beni, göğsünde uyut, yan ateşimden…” Ahşap evlerinin bahçesindeki, sardunya saksılarıyla çevrili havuza düşen bez bebeği Tomris’in su geçişini tıkayan şişmiş halini unutmamış. Kokuları da unutmamış; ne Mora’dan muhacir, hep beyazlar giyip saçını topuz yaptığı için Temiz Hayriye diye anılan babaannesinin gramafonunun içindeki makina yağı kokusunu, ne Bursa’ya gelen çadır tiyatrosunun şarkıcılarının sürdüğü esansın, yaptıkları makyajın, hatta sahne arkasındaki tuvaletten yayılan kokuyu. İstanbul’a ilk gelişinde burnuna gelen kokuyu, Bursa’daki çadır tiyatrosunun kokusuyla karşılaştırır ve İstanbul’un kokusu ağır basar. Ne de olsa, çadır tiyatrosu için “bu güzellikler nereye gidiyor acaba anne?” diye sorduğunda, “kimbilir oğlum? Ama herhalde en sonunda yine İstanbul’a dönerler…” cevabını alacaktır. Ve içine atılan tüm “bu güzelliklerin tohumları, tüm ülkenin en karışık duygularının en ilginç tezahürlerini doğuracaktır. Zeki Müren’in bir yıldız olarak doğuşu, büyük bir kitlenin avuçlarının arasından kayıp gittiğini gördüğü bir estetiğin, bir anlam dünyasının sonbaharının buruk tadını doldurur ağızlara. Zamanın yavaş aktığı, kahvenin mangala sürüldüğü, mehtaba çıkılan, bülbül dinlemeye gidilen, ölümlülüğün tadını sakince çıkarmayı bilmeye fırsatı olmuş kalender bir dünyanın son temsilcisi, aslında daha ziyade, sonunun temsilcisi gibi müstehzi gülümser. Geleneğin kendisini değil, modernliğin onu ittiği yenilenme, hayatta kalma, uyum sağlama, yeni bir estetik dünya kurma çabasını temsil eder adeta.