Gitme, gitme ne olursun !

 

Gitme, gitme ne olursun !


Kasetçalar’da “Gitme” çalıyor.


Tabii ki Derviş yorumluyor. Eser bitiyor, babam devam ediyor…
Askerlik anılarından ve doyamadıklarımızdan söz açıyoruz.
Sadık, Müslüm, Yavuz, Ali gibi…
Hepsine rahmet olsun, nur içinde uyusunlar.
O hep dopdoludur; yakalayınca bırakmam.
Bir anda güzel anekdotlar paylaşıverir.
Bir şeyler yerli yerine oturunca ancak başladık sohbete.
Bir türlü sözlerini yazamadığını ifade ediyor.
“‘Gitme’ müthiş bir kelime, öyle değil mi Kemal?” diye soruyor.
Dinliyorum ve hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışıyorum.
O arada yine yakaladım…
“Asker ocağı dediğin bildiğin yazıhane işte. Odaya girdim, selam sabah konuşuyorum kendi kendime. Bir baktım, Yavuz her zamanki gibi ritim tutmuş, mırıldanıyor; parmakları ise ona eşlik ediyor,” diyor.
“Baba, sus,” diyerek işaret diliyle uyarıverdi beni.
Bitene kadar ben de Yavuz’un çikolatalarından atıştırıp onu dinledim.

Zeki Müren

 

Zeki Müren

 “Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…” Dedesi Hacı Mehmet Efendi’nin, bebek Zeki Müren’in göbeği kesildikten sonra kulağına söylediği ilk ninni buymuş. “Dedem ezan okurken tüm Bursa sokağa çıkıp dinlerdi” demiş, sesini nereden aldığını göstermek istercesine.



Bursa’nın en iyi giyinen erkeği olduğunu söylediği babasının kucağında, yemek masasında Selahattin Pınar’ın şarkısını söylerlermiş birlikte “Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen… Kıskan beni, göğsünde uyut, yan ateşimden…” Ahşap evlerinin bahçesindeki, sardunya saksılarıyla çevrili havuza düşen bez bebeği Tomris’in su geçişini tıkayan şişmiş halini unutmamış. Kokuları da unutmamış; ne Mora’dan muhacir, hep beyazlar giyip saçını topuz yaptığı için Temiz Hayriye diye anılan babaannesinin gramafonunun içindeki makina yağı kokusunu, ne Bursa’ya gelen çadır tiyatrosunun şarkıcılarının sürdüğü esansın, yaptıkları makyajın, hatta sahne arkasındaki tuvaletten yayılan kokuyu. İstanbul’a ilk gelişinde burnuna gelen kokuyu, Bursa’daki çadır tiyatrosunun kokusuyla karşılaştırır ve İstanbul’un kokusu ağır basar. Ne de olsa, çadır tiyatrosu için “bu güzellikler nereye gidiyor acaba anne?” diye sorduğunda, “kimbilir oğlum? Ama herhalde en sonunda yine İstanbul’a dönerler…” cevabını alacaktır. Ve içine atılan tüm “bu güzelliklerin tohumları, tüm ülkenin en karışık duygularının en ilginç tezahürlerini doğuracaktır. Zeki Müren’in bir yıldız olarak doğuşu, büyük bir kitlenin avuçlarının arasından kayıp gittiğini gördüğü bir estetiğin, bir anlam dünyasının sonbaharının buruk tadını doldurur ağızlara. Zamanın yavaş aktığı, kahvenin mangala sürüldüğü, mehtaba çıkılan, bülbül dinlemeye gidilen, ölümlülüğün tadını sakince çıkarmayı bilmeye fırsatı olmuş kalender bir dünyanın son temsilcisi, aslında daha ziyade, sonunun temsilcisi gibi müstehzi gülümser. Geleneğin kendisini değil, modernliğin onu ittiği yenilenme, hayatta kalma, uyum sağlama, yeni bir estetik dünya kurma çabasını temsil eder adeta.