Yaş Destanı Celal Güzelses’in Sesiyle Dilden Dile

 

Yaş Destanı

Celal Güzelses’in Sesiyle Dilden Dile


Diyarbekir’in musiki dünyasından yetişen büyük sanatçılardan, “Şark Bülbülü” olarak anılan Celal Güzelses’in repertuvarımıza kazandırdığı ve yıllar boyunca pek çok sanatçının seslendirdiği çok namdar bir eser vardır: Yaş Destanı.

Türkü denildiğinde hemen akla Diyarbakır gelir; eserin adı sorulduğunda ise çoğu kişinin ilk söyleyeceği isim Celal Güzelses olur. Çünkü Yaş Destanı, onun yorumuyla öylesine bütünleşmiştir ki zaman içinde adeta Celal Güzelses’in eseriymiş gibi kabul edilmiştir.

Oysa Yaş Destanı'nın hikâyesi Celal Güzelses'ten çok daha eskilere uzanır.

Bir insan ömrünün destanı

Bugün en çok bilinen şekliyle Yaş Destanı, insan hayatını gençlikten yaşlılığa doğru anlatır. Onlu yaşlardan başlayıp altmışlı, yetmişli yaşlara kadar ilerleyen dizeler, insan ömrünün geçiciliğini, gençliğin güzelliğini ve yaşlılığın kaçınılmazlığını dile getirir.

Ancak anlatılanlara göre destanın daha eski ve uzun şekli doğumdan başlayıp yüz yaşına kadar uzanmaktadır.

Bu yönüyle Yaş Destanı yalnızca bir türkü değil, insan hayatının tamamını anlatan manzum bir hayat hikâyesidir.

Gençlikte güzellik, aşk ve hayatın coşkusu vardır. Yıllar ilerledikçe insanın yüzüne düşen çizgiler, beli büken yaş, gözlere çöken duman ve nihayet toprağın çağrısı gelir.

Belki de eserin yüzyıllardır unutulmamasının en önemli nedenlerinden biri budur: Her insan, Yaş Destanı'nda kendi hayatından bir parça bulur.

IV. Murad ve Hacı Efdal

Yaş Destanı'nın geçmişine dair anlatılan en eski hikâyelerden biri Osmanlı Padişahı IV. Murad dönemine uzanır.

1638 yılında IV. Murad, Bağdat Seferi sırasında Diyarbakır'a uğrar. Anlatıya göre padişah, Diyarbakır'da sanat ve musiki çevresinin önemli isimlerinden Hacı Efdal Efendi'nin meclisine konuk olur.

Gece ilerlediğinde IV. Murad, Hacı Efdal'den yeni bir eser ister. İstediği eser sıradan bir türkü değildir. İnsan hayatının başlangıcından ölümüne kadar geçen bütün dönemleri anlatmasını ister.

Hacı Efdal sazını eline alır ve Yaş Destanı'nı söylemeye başlar.

Bir damla su hâlindeki başlangıçtan yüz yaşına kadar insan ömrünü anlatan destan, çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa, oradan da ihtiyarlığa uzanır.

Anlatılanlara göre destan sona erdiğinde IV. Murad'ın gözleri dolar. İnsan ömrünün geçiciliği karşısında duygulanan padişah, Hacı Efdal'e teşekkür eder ve onun evine su getirilmesini emreder.

Rivayete göre böylece Diyarbakır'da evine su getirilen ilk kişilerden biri Hacı Efdal olur.

Bu hikâyenin tarihî ayrıntılarının ne ölçüde belgelenebildiği ayrıca araştırılabilir; ancak Yaş Destanı'nın Diyarbakır sözlü kültüründeki köklü geçmişini göstermesi bakımından anlatı oldukça dikkat çekicidir.

Alipınarlı Hasan ve Ahmed Yüksekses

Destanın hikâyesi burada bitmez.

Aradan yaklaşık iki asır geçtikten sonra, yine Diyarbakır yöresinden Alipınarlı Hasan mahlaslı âşık tarafından Yaş Destanı'nın sözlerinin yeniden düzenlenerek söylendiği aktarılır.

1 yüzyılın ilk yarısında ise bu kez Diyarbakırlı sanatçı Ahmıkê lakaplı Ahmed Yüksekses tarafından bestelenir.

Ve nihayet eser, geniş kitlelere ulaşmasını sağlayacak olan büyük yorumcusuna kavuşur:

Celal Güzelses

Diyarbakır'ın “Şark Bülbülü”…

Yaş Destanı, Celal Güzelses'in yorumuyla plaklara girer ve böylece Diyarbakır'ın sınırlarını aşarak bütün Türkiye'ye ulaşır.

Onun güçlü ve kendine özgü okuyuşu, eserin hafızalarda yer etmesini sağlar. Daha sonraki kuşaklar Yaş Destanı'nı çoğunlukla Celal Güzelses'in sesinden tanır.

Bu nedenle zamanla eserle sanatçı birbirinden ayrılmaz hâle gelir.

Ancak burada önemli bir ayrıntıyı hatırlamak gerekir:

Celal Güzelses, Yaş Destanı'nın yaratıcısından çok, onu geniş kitlelere ulaştıran ve hafızalara kazıyan büyük yorumcusudur.

Plak çağı ve kısalan destan

Yaş Destanı'nın bugün bilinen şeklinin, destanın daha uzun hâlinin tamamını içermediği de anlatılır.

Taş plak döneminin teknik şartları nedeniyle bir plağın ön ve arka yüzüne sığdırılabilecek kayıt süresi oldukça sınırlıydı. Bu nedenle uzun destanın bazı bölümleri kayda alınamamış veya kısaltılmıştır.

Bugün dinlediğimiz Yaş Destanı, bu uzun anlatının plak süresine uyarlanmış şekli olarak karşımıza çıkar.

Belki de bu nedenle günümüzde eseri dinleyen birçok kişi, destanın aslında insan hayatının tamamını daha geniş biçimde anlattığını bilmez.

“Güzel ki on yaşına girince…”

Yaş Destanı'nın en bilinen bölümlerinden biri şöyle başlar:

Güzel ki on yaşına girince
Gonca güldür, henüz açılır.
On birinde gonca diye koklarlar,
On ikide elma deyip saklarlar…

Ardından yaşlar ilerler.

On üçünde cefalar başlar,
on dördünde güzelliğe şeker benzetilir.
On beşinde güzelliğin çağıdır.
On altısında görenin aklı başından gider.

On yedi yaşında göğsü cennet bağına,
boyu selviye benzetilir.

Yirmili yaşlarda hayatın başka bir dönemi başlar.
Yirmi beşte bıyıklar burulur,
otuzunda akan sular durulur.


Otuz beşte insan günahlarını düşünmeye başlar.

Kırk yaşında bağlardan gazel dökülür,
kırk beşinde insan günahlarına ağlar.
Elli yaşında artık insanlara bel bağlar.

Sonra yaşlılık gelir.

Elli beşte dizlere sızı iner.
Altmışında gözlere duman çöker.
Altmış beşinden sonra yüzüne bakılmaz hâle gelir insan.

Ve sonunda:

Gel gel diye toprak çağırır,
Geldi geçti, şimdi yalana benzer… 

İşte Yaş Destanı'nın asıl gücü burada ortaya çıkar.

Güzellik geçer.

Gençlik geçer.

Ömür geçer.

İnsan, bütün bir hayatın sonunda toprağın çağrısını duyar.

Diyarbekir'den Türkiye'ye

Yaş Destanı'nı önemli kılan yalnızca eski bir türkü olması değildir.

Bu eser, Diyarbakır'ın sözlü kültürünün, âşıklık geleneğinin ve musiki mirasının kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığının da bir örneğidir.

Hacı Efdal'den anlatılan eski hikâyeye, Alipınarlı Hasan'ın sözlerine, Ahmed Yüksekses'in bestesine ve nihayet Celal Güzelses'in eşsiz yorumuna uzanan bir zincir vardır.

Her sanatçı kendi döneminden bir şey katmış, fakat eserin temel duygusu değişmemiştir:

İnsan doğar, büyür, sever, yaşlanır ve sonunda toprağa döner.

Yüzyıllar önce söylenen bir destanın bugün hâlâ bizi düşündürmesinin sebebi de budur.

Çünkü Yaş Destanı aslında başkasının değil, hepimizin hikâyesidir.

Ve Celal Güzelses'in sesiyle kulağımıza ulaşan bu kadim sözler, bize her dinleyişimizde aynı şeyi hatırlatır:

Geldi geçti…
Şimdi yalana benzer.





BAKIR YURTSEVER (Bekçi Bakır)

 
BAKIR YURTSEVER (Bekçi Bakır)

(1908–1985)



Ses Sanatçısı, Gazelhan ve Kaynak Kişi

Bakır Yurtsever, 1908 yılında Urfa'da doğdu. Musikiye küçük yaşlarda başladı. Ustaları Pehel ve Ahmet Hafız'dan makamları öğrendi; Hacı Nuri Hafız'dan ise mevlit öğrendi. Yaklaşık otuz yıl mevlithanlık yaptı.

Geçimini bir dönem bekçilik yaparak sağladığı için kendisine “Bekçi Bakır” adı verildi. Bu isim zamanla sanatçı kimliğiyle de özdeşleşti.

İlk plağını 1928 yılında doldurdu. Plağa okuduğu “Ordumuz Gitti Muş'a Dayandı” adlı türküyle başlayan plak serüveni, sonraki yıllarda yaklaşık elli türkü, hoyrat ve gazelin kaydedilmesiyle devam etti.

Döneminin önemli musiki meclislerinde yer alan Bekçi Bakır; Mukim Tahir, Karaköprülü İsmail, Marangoz Halil ve Muallim Cevdet gibi devrin güçlü okuyucularıyla birlikte musiki icra etti.

Urfa'nın 11 Nisan'da düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümü kutlamaları dolayısıyla birçok kez radyoevine davet edildi. Muzaffer Sarısözen tarafından hazırlanan Yurttan Sesler programına zaman zaman katıldı. Ayrıca Diyarbakır Radyosu'nda Urfa yöresine ayrılan programlarda da yer aldı.

Bekçi Bakır yalnızca bir ses sanatçısı olarak değil, aynı zamanda önemli bir kaynak kişi olarak da Urfa musikisinin hafızasında yer aldı. Kendisinden derlenen türkü ve uzun havalar, TRT repertuvarına ve Kültür Bakanlığı arşivlerine kazandırıldı.

Plağa okuduğu ve repertuvara kazandırdığı eserlerden bazıları şunlardır:

  • Ağlarım Gülenim Yok
  • Bende Mecnun'dan Füzun
  • Bu Yoldan Hanım Geçer
  • Buradan Bir Atlı Geçti
  • Çaya İndim
  • Dağlar Başı Kışladı
  • Dön Beri Dön Beri de Yüzün Göreyim
  • El Zanneder Ben Deliyem
  • Garip Bir Kuştu Gönlüm
  • İsfahandır Bizim Aslı Elimiz
  • Mezarımı Derin Edin
  • Muradı Böyle
  • Ordumuz Gitti Muş'a Dayandı
  • Urfalıyam Dağlıyam
  • Urfa'nın Dağları Kardır Geçilmez

Bekçi Bakır, Urfa'nın geleneksel musiki kültürünün önemli temsilcilerinden biri olarak, özellikle gazel, hoyrat, uzun hava ve türkü icrasındaki tavrıyla kendisinden sonraki kuşaklara önemli bir miras bıraktı.

1985 yılında Şanlıurfa'da hayatını kaybetti.

Bekçi Bakır'ın sesi, bugün yalnızca eski plaklarda değil; Urfa'nın hafızasında ve onun aracılığıyla TRT repertuvarına ulaşan türkülerde yaşamaya devam ediyor.