Ünol Büyükgönenç - Dışarda Kar Yağıyor

 "Yalnızca haftanın değil, son yılların en güzel, en dokunaklı, en çarpıcı bestesi" 

Ünol Büyükgönenç - Dışarda Kar Yağıyor



45'lik Plak (Yavuz Plak/ 1597)

A Yüzü: Dışarda Kar Yağıyor (Ünol Büyükgönenç)

B Yüzü: Kız Çocuğu (Nazım Hikmet/Ünol Büyükgönenç)




Adını, Cem Karaca'nın Apaşlar grubuyla yollarını ayırdıktan sonra girdiği yeni bir grup arayışı sırasında kurulan Kardaşlar'ın gitaristi olarak duyuran Ünol Büyükgönenç aslında 11 yaşından itibaren müzikle ilgilenmeye başlamış bir müzisyendi. Sanatçı konservatuarda piyano eğitimi almış ve ilk olarak 1968 yılında Salim Ağırbaş Orkestrası'nın gitaristi olarak sahnelere adım atmıştı. Birkaç yıl çalıştıktan sonra Cem Karaca'dan ayrılan Kardaşlar 1973'de grubun adını taşıyan tek 45'leri Çökertme'yi piyasaya çıkardı. Plaktaki iki şarkıda da vokaller Ünol Büyükgönenç'e aitti. Kardaşlar, Cem Karaca'dan sonra Ersen'le birlikte çalışmaya başladı, birlikte kaydedilen iki 45'likten sonraysa Büyükgönenç gruptan ayrıldı. Bu ayrılığın ardından Uğur Dikmen ve Oğuz Durukan ile Dervişan'ı kurarak yeniden Cem Karaca'yla çalışmayı denese de grup arkadaşlarıyla anlaşamadığından dolayı bu işbirliği uzun süreli olamadı. Bir havayolu şirketinde çalışmaya başladıktan sonra evlendi ve ardından Amerika'ya yerleşti. Müzikten uzak geçen üç yılın ardından eşinden ayrılarak yurda dönen Ünol Büyükgönenç ilk solo 45'liğini 1977 yılında kaydetti. Bir yüzünde Yeni Bir Türkiye, diğer yüzünde Oy Gülüm Oy adlarını taşıyan iki şarkının yer aldığı bu plak aslında önseçimlerden önce CHP'nin bütün il ve ilçe teşkilatlarına dağıtılmak üzere hazırlanmıştı. Klavyeli çalgılarda Uğur Dikmen'in yer aldığı ve içinde Bülent Ecevit posteri bulunan bu plağı CHP daha sonra satın almaktan vazgeçti, sanatçı da bu nedenle plağın dağıtımını durdurmak zorunda kaldı.

Ünol Büyükgönenç'in adını müzik dünyasına yeniden hatırlatan olaysa 1979 yılında Saklambaç gazetesi tarafından düzenlenen Altın Mikrofon Yarışması oldu. Bu yarışmada Dışarda Kar Yağıyor ile Şarkı Sözü ve Beste dalında birinci seçilen Ünol Büyükgönenç, büyük ilgi gören şarkısını kısa sürede kaydetti ve 45'lik plak olarak piyasaya çıkardı. Arkasında sözlerini Nazım Hikmet'in bir şiirinden alan Kız Çocuğu'nun bestesi de sanatçının kendisine aitti. 

Nazım'ın

 "Kapıları çalan benim kapıları birer birer/ Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler/ Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar/ Yedi yaşında bir kızım büyümez ölü çocuklar" dizelerini içeren bu ünlü şiiri daha önce başta The Byrds olmak üzere birçok müzisyen tarafından bestelenmişti. Kız Çocuğu daha sonra da Türkçe olarak Zülfü Livaneli ve Ezginin Günlüğü (Japon Balıkçısı) tarafından yeniden bestelenecek, Byrds'ün bestesi ise This Mortal Coil (I Come and Stand at Every Door) tarafından 1991 tarihli Blood albümünde yeniden yorumlanacaktı. 

Nazım'ın şiirinden yola çıkılarak 1962 yılında James Waters tarafından yapılan beste ise Pete Seeger tarafından kaydedilmiş olmasına rağmen, bu kayıtlar ancak sanatçının 1999 yılında yayınlanan Headlines & Footnotes: A Collection Of Topical Songs albümüyle gün yüzüne çıkabildi. Bruce Springsteen'in The Seeger Sessions turnesi sırasında bu besteyi tekrar yorumladığı da biliniyor.



Ünol Büyükgönenç'in 1979'da Altın Mikrofon Yarışmasında ödül kazanan Dışarıda Kar Yağıyor'u Yavuz Plakçılık tarafından piyasaya çıkarılır çıkarılmaz hem eleştirmenlerden, hem de dinleyicilerden büyük ilgi gördü. Hey dergisi "Yalnızca haftanın değil, son yılların en güzel, en dokunaklı, en çarpıcı bestesi" olarak değerlendirdiği 45'liğe tam not vererek beş yıldızla değerlendirdi. Hızla listelere giren plak aynı hızla tırmanarak sekiz hafta sonra Hey Top 20 Yerli 45'likler listesinin zirvesine oturmayı başardı. Yıl sonu geldiğinde düzenlenen Hey Müzik Oskarları anketinde ise Dışarda Kar Yağıyor, Yılın 45'lik Plakları kategorisinde Edip Akbayram'ın Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz'ının ardından 2.sırada yer aldı. Ünol Büyükgönenç ise Yılın Ümit Veren Şarkıcıları sıralamasında en yakın rakibi Zerrin Özer'e yaklaşık 3000 kadar fark atarak 5251 oyla birinci seçildi.

Oum Kalthoum - Hazihi Lailati

OUM KALTHOUM - HAZIHI LAILATI

(SONO KAHIRE, 1969)





'Bu benim gecem ve hayalim, 

geçmiş ile başlayan gelecek arasında, 

sen aşkın ve dileklerimin ta kendisisin, 

o halde kadehi tutkuyla doldur ve ver bana'

Bu albüm kalbinizde özel bir yere sahip olmalı, çünkü o zamanlar  kendisini ve besteci Mohamed Abdel Wahab'ın kim olduğunu bilmeden dinlediğimiz bir şarkıcıydı.

 "Hathehe Laylati".  şimdiye kadar duyduğumuz tüm zamanların en sevdiğimiz şarkılarından biri olmaya devam edecektir.

1969'da Fransa'da yayınlanan  çift 45 lik plak olan bu özel versiyon, Mısır'da yayınlanan orijinal 1968 çift 45 liğin yeniden basımıdır. 68'de bir LP ve tek bir 7" versiyonu da yayınlandı. 

Parçayı açan Gitarın Büyücüsü rahmetli Omar Khorshid gitarıyla destansı bir kayıt.

Ayrıca Suat Sayın tarafından okunan 'Arabacı' adlı eserin girişlerini bulacaksınız. 

Bulursanız kaçırmayınız derim ama çok zor bir plak o artık ancak rüyalarımızı süsler bundan sonra raflarımızı asla .





Esenkalınız , müzikle kalınız

Feyruz ile köşedeki kafede


Feyruz 

ile köşedeki kafede


Güneş uzak ufkun kıvrımlarından süzülerek ortaya çıktığında, beyaz gelinlikli bir siluet ve koyu renkli güllerden oluşan bir buket taşıyan ay meltemi bana doğru geliyordu gördüm. 
Bedenim delirdi, Ruhum öldü, Camsı kalbim kırıldı.... 


Ey ayın komşusu, yıldızların elçisi, 
aramızdaki bu sevgi iki kıtayı birbirine bağlayan müziğinin köprüsü değilmidir.... 

Tanrı seni korusun Fayrouz.... 
Belki biraz geç kaldık ama biz şanslıydık be aşkım, 
seni ve sesinin büyüsünü radyolarımızdan hep dinleyebildik, yeni yetmeler düşünsünler onlar bu keyfin çok gerisindeler. 
Banu Kırbağ: Türk Popunun Sessiz Devrimcisi

 


Banu Kırbağ :


Türk Popunun Sessiz Devrimcisi

Türkiye’de pop müziğin kadın öncülerinden biri olan Banu Kırbağ, sadece sesiyle değil, besteci, aranjör ve orkestra şefi kimliğiyle de iz bıraktı. 2 Mart 1951’de İstanbul’da doğan Kırbağ, 18 Ağustos 2025’te aramızdan ayrıldı. Onun hikâyesi, sahne ışıkları altında geçen bir ömürden çok daha fazlasını barındırıyor.

İlk Adımlar

Müziğe lise yıllarında okul orkestrasında amatör solist olarak başlayan Kırbağ, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda şan ve solfej eğitimi aldı. 1972’de Zafer Dilek ve kız kardeşi Hülya Kırbağ ile birlikte kurduğu Zafer-Banu-Hülya üçlüsüyle ilk profesyonel deneyimini yaşadı. Dört 45’lik ve bir albümle süren bu birliktelik, 1976’da sona erdi.

Solo Kariyer ve Yükseliş

1977’de sahne adını kısa bir süreliğine “Banu Arman” olarak değiştiren sanatçı, sonrasında sadece “Banu” ismiyle yoluna devam etti. 1978’de seslendirdiği Ölsem de Bir Kalsam da Bir ve Unutulur (Kalacağım) ile büyük çıkış yaptı. Aynı dönemde Timur Selçuk’un yönettiği Çağdaş Dershane’de aldığı teorik eğitim, müzikal vizyonunu derinleştirdi.

Sahne Dışında Bir Kadın Devrimci

Banu Kırbağ, sadece şarkıcı değil, aynı zamanda müzikte kadınlara açılmamış kapıları aralayan bir isimdi. 1984’te yayımlanan Anlatamıyorum albümünde hem beste hem de düzenleme yaparak Türkiye’nin ilk kadın aranjörlerinden biri oldu.

1987’de Kuşadası Altın Güvercin Müzik Yarışması’nda Ayşegül Aldinç’in seslendirdiği Bir Bahar Aşkısın adlı bestesiyle sahneye çıktı; otuz kişilik orkestrayı yöneterek Türk pop tarihinde “ilk kadın orkestra şefi” unvanını aldı.

1991’de Zerrin Özer’in seslendirdiği Bırak Ellerimi ile TRT’den “Yılın En İyi Bestesi” ödülünü kazandı.

Yol Arkadaşlıkları

Kırbağ, müzik hayatı boyunca Şanar Yurdatapan, Yusuf Ziya Ulusoy, Hasan Hüseyin Demirel, Murat Kalaycıoğlu ve Alp Murat Alper gibi isimlerle çalıştı. Edip Akbayram’ın 1988’de yayımladığı Özgürlük albümünde vokal yaparak dayanışmacı tavrını da ortaya koydu.

Son Yıllar ve Sessiz Veda

2000’li yıllarda Ankara Büyükşehir Belediyesi Şehir Orkestrası’nda solistlik yaptı. MESAM’da denetim kurulu üyeliği üstlendi. Hayatının son döneminde sahnelerden biraz uzaklaşsa da müziğe ilgisi hiç bitmedi.

18 Ağustos 2025’te kanser nedeniyle 74 yaşında hayata veda etti. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Hatırası

Banu Kırbağ, “Ölsem de Bir, Kalsam da Bir” dediği şarkısıyla yıllar boyunca hafızalarda kaldı. O, sadece bir yorumcu değil; besteleri, düzenlemeleri ve müzikte açtığı yollarla Türk pop tarihinin unutulmaz kadınlarından biri oldu.


Diskografi

düzenlemek

45'likler

düzenlemek

Zafer Banu Hülya 

düzenlemek
  • Şimdi Yalnızım (Banu Solo) / Seni Öyle Seviyorum Ki (Yonca-1974)
  • Çukulata Sevgilim / Kara Kara Badem Gözler (Yonca-1974)
  • Ağlama Gönlüm Ağlama / Seni Gidi Çapkın (Yonca-1975)
  • Kalbim İstanbul'da / Kaleden Top Atarlar (Yonca-1976)

Solo

düzenlemek
  • Vefasız / Eski Bir Mektup (Disko-1969)
  • Sormadan Gir / Zalim (Polydor-1974)
  • Nasıl Mutlu Olurum Sensiz / Öyle Bir Dünyada Yaşıyorum Ki (Yonca-1976)
  • Ölsem De Bir Kalsam Da Bir / Buna Sevmek Denirse (Hop-1979)
  • Eski Sevgili / Yok Ki (Hop-1980)

Albümler

düzenlemek
  • Zafer, Banu ve Hülya (Yonca-1976)
  • Bir Demet Müzik (Balet-1981)
  • Anlatamıyorum (Balet-1984)
  • Canım Can Çekişmede (Bayar-1986)
  • Gün Kavuşurken (Fono-1988)
  • Kırık Hava (Bayar-1990)
  • Gider Olduk (Sarp-1992)
  • Sevdalardayım (Göksoy/Ada-1994)
  • Türküler Yolladım Sana (Binbaşı-1998)
  • En İyileriyle Banu (2 CD, Ossi-5 Şubat 2009) 

Dijital

düzenlemek
  • Bir Ömür Geçti (2k23-2024)



Üç Hürel Kardeşler

 

Üç Hürel Kardeşler – Gerçek Bir Rock’n Roll Hikâyesi

Üç Hürel, , 1972.


Hepimiz, iç dünyamızda tüm insanların anlamlı ve mutlu bir yaşam felsefesiyle yaşamasını isteriz.
Ancak sosyal yaşamın lüks ve konforla kuşatıldığı günümüzde, bu dışsal zenginliğin insanı gerçekten tatmin etmediği, hatta hayatı yaşanmaz hale getirdiği fark edilir.
Öte yandan, küçücük şeylerden mutlu olmayı bilenler, onları özel kılan o derinlikle bağ kurmayı ve orada kaybolmayı başarırlar.
Cumhuriyet dönemi edebiyatında bazı sanatçılar bireyi toplumsal değil, ruhsal yönüyle ele alarak eserler vermiştir. Gerçekçi tasvirlerle insanın iç dünyasını ve içsel çatışmalarını anlatmaya çalışmışlardır.
Ve işte, tüm bu içsel hesaplaşmaların, sade mutluluk arayışlarının karşısında duran kelime: oksidasyon.

Çünkü bazen insan ruhu da, tıpkı demir gibi, zamanla oksitlenir.

Evet, kimyasal bir tepkime gibi düşünürsek, müzik ve ses de dönüştürücü bir güç taşır. 

1960'ların ortasında kurulan müzik grupları — Rave-up’lar, Power Trio’lar — sert seslerin hamlığını yüksek enerjiyle örterken, Cream gibi gruplar bile sahnede yüksek volümle çalmayı tercih ediyordu. Ancak, Üç Hürel gibi birleşik ve bütünlüklü ses birlikleri oluşturan gruplar çok azdı.
Sanki diğer grupların bir “müzikal omurgası” yoktu. Başarılı olamamışlardı.

Bazı grupların rock'n roll tarihinde sonsuza dek kalması gerekiyordu. Ancak Üç Hürel, sadece bir araya gelip müzik yapan kardeşler değil; toplumun dertlerine, neşelerine ortak olan, çoğulcu bir anlayışı benimsemeyen, ama samimi bir ses bırakan ender gruplardan biri oldu.

Gerçek Bir Aile, Gerçek Bir Grup

Üç Hürel Kardeşler, 50 yılı aşkın süre müzik yapmaya devam etmiş gerçek bir kardeş grubuydu. Onların hikâyesi, bir rock’n roll masalıydı.
Onlar, başarının ölümsüz bayrağıdır.

Müziğe, İstanbul’da ilkokul tiyatrolarında Elvis Presley ve diğer klasik rock’n roll parçalarını söyleyerek başladılar. 27 Kasım 1965’te Fatih’te Kamer Düğün Salonu’nda ilk kez sahne aldılar ve gruplarına “Yankılar” (Yankees) adını verdiler. Ancak bu ismin başka bir grup tarafından kullanıldığını öğrenince isim değişikliğine gittiler:

1967’de Zeki Müren’in “Benim Olsan Sana Verirdim Ben Canımı” şarkısını twist formunda yorumlayarak Altın Mikrofon Yarışması’na katıldılar. Sonraki yıllarda "Biraderler" ismiyle ciddi sahne deneyimleri yaşadılar. Diskotek dergisinin yarışmasında ikinci oldular.

Yol Ayrımları ve “Üç Hürel”in Doğuşu


1970'lerin başında Feridun Hürel, Selçuk Alagöz Orkestrası’nda çalmaya başladı. Diğer kardeşler de Anadolu turnelerine katıldılar, yeni enstrümanlar aldılar. Nihayetinde, 20 Temmuz 1970'te, Kabataş Vapur İskelesi’nde enstrümanlarla dolu bir minibüste "Üç Hürel" kuruldu.

Babalarıyla beraber yaptıkları çift saplı Saz-Gitar, grubun sembolü haline geldi. Bu enstrüman bin yıllık Türk sazı ile batının elektro gitarını (Fender Stratocaster) birleştiren bir sentezdi.


Anadolu Rock’a Yeni Bir Soluk

Grup; wah-wah, fuzz, distorsiyon, sustain gibi efektlerle Batılı tınıları doğu motifleriyle birleştirdi. Aziz Ahmet, Ersen, Alpay ve Nesrin Sipahi gibi sanatçılar tarafından fark edildiler.
Hatta Erkin Koray bile onlardan biriyle çalmak istedi. Bu, onun Üç Hürel’in yaratıcılığını ve özgünlüğünü kabul etmesi demekti.

Üç Hürel, Türkiye'deki birçok gruptan farklı olarak, kendi bestelerini başkalarına çaldıran bir gruptu. Bu onları benzersiz kıldı.

Duraklama ve Geri Dönüş

1977’de askerlik, evlilikler, 1980 Darbesi, yurtdışı yolculukları ve ailede yaşanan ölümler nedeniyle grup dağıldı. Feridun Hürel, 1980’de Londra’ya yerleşti.
Ancak 1996’da tekrar bir araya geldiler ve geri dönüş albümleriyle sevenlerine merhaba dediler.

1999’da, Türkiye’nin kaotik olduğu bir dönemde, son albümleri "1953-1999: Dönerler Zaten" ile müzikseverlere veda ettiler. Kapakta, çocukluklarına ait sepya tonlarında bir aile fotoğrafı yer aldı.
Bu albüm, işitsel ve görsel olarak şu mesajı verdi:
"Biz hâlâ kardeşiz."


Grup Üyeleri:


  • Feridun Hürel – Söz yazarı, besteci, solo gitar. (d. 30 Nisan 1951, Trabzon)
  • Haldun Hürel – Bas gitar, düşünsel yapı. (d. Aralık 1947, Rize)
  • Onur Hürel – Davul, grubun kalp atışı. (d. 8 Mayıs 1949, Trabzon)

Diskografi (Seçme Eserler):

45’likler:

  1. Ve Ölüm / Şeytan Bunun Neresinde
  2. Gurbet Türküsü / Didaydom
  3. Pembelikler / Ağıt
  4. Lazoğlu / Gül’e Ninni
  5. Yara / Döner Dünya
  6. Ağlarsa Anam Ağlar / Kara Yazı
  7. Madalyonun Ters Yüzü / Haram
  8. Canım Kurban / Anadolu Dansı
  9. Ömür Biter Yol Bitmez / Sevenler Ağlarmış
  10. Hoptirinom / Mutluluk Bizim Olsun
  11. Küçük Yaramaz / Gönül Sabreyle
  12. Boştur Boş / Ben Geçerim Gönül Geçmez

LP’ler:

  • 3 Hür-El – 3 Hür-El
  • 3 Hür-El – Hürel Arşivi

Kasetler:

  • 3 Hür-El – Efsane… Yeniden
  • 3 Hür-El – 1953 Hürel

Eşlik ettikleri Sanatçılar:

  • Üç Hürel & Rana Alagöz – Düğün Alayı - Bir Gölge Gibi.
  • Üç Hürel & Ersen – Dertli Kaval / Beni Hor Görme
  • Üç Hürel & Aziz Ahmet – Onbeşinde Aldım Sazı / Haram
  • Üç Hürel & Alpay – Aşk Böyledir / Gönüllerde Bahar
  • Üç Hürel & Nesrin Sipahi – Bir Mevsim Daha Geçti / Keçi Vurdum Çayıra
  • Feridun Hürel – Bir Sevmek Bin Defa Ölüm Demekmiş - Üzülmeye Değmez Hayat.

Son Söz:

Üç Hürel, yüksek sesleri, özgün ritimleri, yalnızca kendilerine ait enstrümanları ve samimiyetleriyle müzik tarihine damga vurdu.
Onlar sadece bir grup değil, gerçek anlamda bir efsaneydi.
Ve bence:

Dünyanın en iyi üçlüsü.


Agora Meyhanesi - İsmet Nedim





Agora’nın Hikâyesi: Bir Meyhanenin Hafızası



Tarihin 127 yıllık tanığı: Agora Meyhanesi
İstanbul'un Balat semtindeki "Agora Meyhanesi", Sultan Abdülhamit'in gayrimüslimlerin sosyal yaşamına gösterdiği hoşgörünün günümüze yansıması olarak değerlendiriliyor.

1880’li yıllar…
Marmara Adası'nın deniz kokan yamaçlarından, İstanbul’un kadim kıyılarına yol alan bir kaptan vardı: Asteri Dulidis. Eminönü ve Balat’a yük taşıyan bu sessiz deniz adamı, her seferin sonunda birkaç gün Balat’ta soluklanır, o tuzlu rüzgârla iç içe bir yaşam hayal ederdi.

Bir sabah, Şirket-i Hayriye vapurundan inen genç bir Rum kızına rastladı. Elinde bir bohça, yüzünde kentin sabahını taşıyan bir ifadeyle yürüyordu. Asteri, kalbinin dümenini başka bir yöne çevirdi o an. Tanıdıklar aracılığıyla başlayan mektuplar, birkaç ay içinde zarflara sığmaz duygulara dönüştü. Evlenmek istedi. Ancak gelen yanıt beklenmedikti:

“Kaptanın parası puldur, karısı duldur.”

İstanbul’da kök salmaya karar verdi. Geçici limanları kalıcı yuvaya dönüştürmek isteyen Asteri, Balat’taki eski Çıfıtçı Çarşısı’ndan bir arsa satın aldı. Üzerine, 1890 yılında, ileride yüzlerce anının mekânı olacak Agora Meyhanesi’ni inşa etti.

İlk yıllarda masa yoktu; büyük şarap fıçıları üzerine oturulurdu. Mahallenin çingeneleri, esnafı, balıkçısı; gün batarken orada toplanır, şarapla sohbeti yoğururdu. Ucuz ama içten bir yudumluktu burası. Çok geçmeden İstanbul’un dört bir yanından insanlar Agora’nın kapısını çalmaya başladı.

Yıllar aktı… Asteri yaşlandı ve yerini oğlu Stelyo Dulidis’e bıraktı. Ne var ki tarihin karanlık sayfalarından biri, Agora’nın üstüne gölge gibi çöktü. 6-7 Eylül 1955 gecesi, İstanbul'daki Rum azınlığa yönelik saldırılarda Agora Meyhanesi de ateşe verildi. Mekân küle döndü. Stelyo, denize bakan bölümü elden çıkarmak zorunda kaldı ama kalan kısmı elleriyle onarıp yeniden hayata döndürdü.

Bir sonraki kuşakta meyhanenin dümenine Hristo Dulidis geçti. Ancak zamanın rüzgârı onu 2001 yılında Selanik’e savurdu. Gitmeden önce, gençlik yıllarında meyhanede komilik yapmış olan Ersin Kalkan’a mekânı cüzi bir bedelle devretti.

Ersin, yalnızca eski bir komi değildi. Agora'da çalışırken tanıştığı Cemal Süreya’nın önerisiyle onun asistanı olmuş, şiire ve hayata farklı bir gözle bakmaya başlamıştı. Yıllar sonra gazetecilik yolculuğu da yine bu meyhanede başlamıştı.

Ancak Agora’nın hikâyesi sadece bu duvarlarla sınırlı değildi. 1959 yılında İzmir’de tıp okuyan genç bir şair, Dr. Onur Şenli, "Gece, Şarap ve Aşk" adlı bir şiir kaleme aldı. Şiiri fakülte dergisine gönderdi. Editör, başlığı değiştirerek “Agora Meyhanesi” adını verdi. Şiir öyle sevildi ki, besteci İsmet Nedim tarafından bestelenip şarkıya dönüştürüldü.

Şarkı, dönemin büyük sesleri tarafından yorumlandı. Ama işin ilginci, bu şiir ve şarkı aslında İzmir’in Agora semtindeki meyhaneleri anlatıyordu. Yine de insanlar, ismin büyüsüne kapılıp İstanbul’daki Agora’ya akın etti. Ve meyhane bir efsaneye dönüştü.

Yeşilçam burayı keşfetti. Tam 286 filmde, içki kadehleri bu taş masalarda tokuştu, hüzün burada şarkı oldu. Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Ayhan Işık gibi yıldızlar, meyhanenin sisli lambaları altında unutulmaz sahneler çekti.

Yıl 2013...
Mimar Hakan Kıran, meyhaneyi özgün mimarisiyle restore etti. Taş duvarlar bozulmadı, ahşap masalar yerinden oynamadı. Mekân, "Tarihi Agora Meyhanesi 1890" adıyla yeniden açıldı. Bugün hâlâ ayakta. 

Agora Meyhanesi artık sadece bir içki mekânı değil; bir bellektir. Asteri’nin aşkı, Stelyo’nun sabrı, Hristo’nun vedası, Ersin’in hikâyesi, Cemal Süreya’nın dizeleri, Onur Şenli’nin kalemi ve Yeşilçam’ın gölgeleri… Hepsi bu taş duvarların arasında bir zaman hâlâ yaşıyor.



AGORA MEYHANESİ

"sana bu satırları
bir sonbahar gecesinin
felç olmuş köşesinden yazıyorum.
beş yüz mumluk ampüllerin karanlığında
saatlerdir, boş olan kadehlere
şarkılarını dolduruyorum.
tabağımdaki her zeytin tanesine
simsiyah bakışlarını koyuyorum.
ve, kaldırıp kadehimi
bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum...
burada yaşanır aşkların en madarası
ve en şahanesi.
burada saçların her teline bir galon içilir
gözlerin her rengine bir şarkı seçilir,
sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
burası agora meyhanesi
burası arzularını yitirmiş insanların dünyası
şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
elimde değil,
bu da bir nevi namuslu serserilik.
dışarıda hafiften bir yağmur var.
bu gece benim gecem
kadehlerde alaim-i semaların raks ettiği,
gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu
camlara vuran her damlada
seni hatırlıyorum
ve sana susuzluğumu...
birazdan plaklarda şarkılar susar,
kadehler boşalır,
umutlar tükenir,
mezeler biter
biraz sonra,
bir mavi ay doğar bu sarhoş şehrin üstünde
birazdan bu yağmur da diner.
sen bakma benim delice efkârlandığıma,
mendilimdeki kızıl lekeye de boşver
yarın gelir çamaşırcı kadın
her şeyden habersiz onu da yıkar,
sen mes'ut ol yeter ki,
ben olmasam ne çıkar.
dedim ya
burası agora meyhanesi
bir tek iyiliğin bütün kötülüklere
meydan okuduğu yer
burası agora meyhanesi
burası kan tüküren mes'ut insanların dünyası..."



"Alf Leila We Leila" (1001 Gece) / Baligh Hamdi


"Alf Leila We Leila"

(1001 Gece) / Baligh Hamdi





Beligh Hamdi bu dünyada bir daha gelmeyecek bir efsanedir  müzikal anlamdaki büyüsü ve yaratıcılığı nasıl başardı bilinemez ama yüzyıllarca dinlenecek gibi gözüküyor. 
Baligh Hamdi ye selamlar olsun. 

"Alf Leila We Leila" (1001 Gece) adlı klasik şarkısıdır.




Evet Um Kulthoum ile özdeşleşmiş 2 harika eser dinledik. 
Ülkemizde bu iki eserin alt yapısı ile oluşturulmuş parçaları Müslüm Gürses'in sesinden 'Hayat bir kumarhanene kimi kazanır kimi kaybeder ..'  ikinci eserde ise ' Derdim öyle beter ki kimse bir gün çekemez, yaşamakmış ölmekmiş benim için fark etmez,
Tek tesellim kadehler başka bir şey istemez, Sarhoş etsin yeter ki
Rakı şarap fark etmez ...' sözleriyle çokta beğeniyle dinledik. 
Rica ediyorum arkanıza yaslanın ve bu eserin büyüsüne kendinizi kaptırınız.
Alkol serbest.


Sözün Özü :

Ah Sevgilim
Ah sevgilim, bu gece ve gökyüzü...
Yıldızlar, ay ve biz 
Bütün gece birlikte olacağız.
Sen ve ben, hayatım,
İkimiz de aşkın en derin yerindeyiz.

Aşkımız... aman tanrım, aşkımız
Tüm gece boyunca bizimle uyanık kalacak.
Bizi mutlulukla besleyecek,
İçimize huzur fısıldayacak.

Sevgilim, gel... geceyi birlikte yaşayalım.
Ve güneşe söyle,
Bir yıl sonra gelsin 
Bir yıldan önce değil!

Tutkulu bir gece bu,
Binbir geceye bedel...
Böyle bir güzellik
Tüm bir ömrün özeti değil de nedir?

Ah sevgilim, gel geceyi saralım birlikte,
Ve güneşe fısıldayalım:
Henüz doğma... henüz çok erken...





Yusuf Harputlu - Lele




Sanırım 2006 yılında Kral Tv de listeleri alt üst etmiş yaklaşık 1 yıl boyunca ilk üçte kalan tek şarkı.
Ferman Akdeniz Bestesi ile müthiş bir hikaye...Söz, müzik ve klip mükemmel ötesi
ya yoruma ne demeli varmı böyle anlatım. Teşekkürler Harputlu



Gece gündüz hayalimde sen varsın
Le le le le sen varsın
Sensiz bu can bu tenimi ne yapsın
Le le le le ne yapsın
Sensiz bu can bu tenimi ne yapsın
Can badenni ne yapsın
Bizi ayıranlar ateşte yansın
Le le le le yar yansın
Tabiplerde dermanları olmasın
Le le le le olmasın
Tabiplerde dermanları olmasın
Le le le le olmasın
Şimdi bilmem hangi yaban eldesin
Le le le le eldesin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
çaresiz derdime derman bulamadım
Le le le le bulamadım
Senden sonra birgün mutlu olamam
Le le le le olamam
Senden sonra birgün mutlu olamam
Le le le le olamam
Koselerde gizli gizli agladım
Le le le le agladım
Bu derdimi kimselere demedim
Le le le le demedim
Le le le le demedim
Şimdi bilmem hangi yaban eldesin
Le le le le eldesin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
Sanma sen den sonra başka birini seveceğimi
Sanma sensiz bir gün mutlu olacagımı
Bir gün gelipte öldüğümü duyarsan şaşırma
Biliyorum bu dertten öleceğimi
Biliyorum lele biliyorum
Biliyorum lele biliyorum
Bu derdimi kimselere demedim

Kısaca:

Aslen Diyarbakır'lı olan Yusuf Harputlu, 01 Ocak 1981 tarihinde Elazığ'da doğdu. 3 erkek ve 3 kız çocuğuna sahip olan bir ailenin çocuğu olan Yusuf Harputlu, erkek kardeşlerin en küçüğüdür. Eğitim hayatında ilkokulu "Adana Karacaoğlan İlkokulu"nda okudu. Maddi imkansızlıklar nedeniyle "Ömer Refika Halıcılar Ortaokulu"nda 3. sınıfa kadar okuyabildi. Müziğe 11 yaşlarında merak saran Yusuf Harputlu, 3-4 yıl boyunca kendini bu alanda yetiştirmeye başladı. Kısa bir süre sonra ise demo kaset hazırladı.

Yusuf Harputlu'yu çalışmalarında o güne yalnız bırakmayan ağabeyi demo kaseti alıp İstanbul'a geldi ve ilk olarak Mustafa Topaloğlu'na dinletti. Mustafa Topaloğlu genç sanatçı adayındaki farklılığı görüp onu İstanbul'a çağırdı. Ağabeyine "Sen Adana'ya dönebilirsin artık o bizim evladımız gibidir, sizin hiç şüpheniz olmasın" diyerek Yusuf Harputlu'yu alıp evine götürdü. Kaset çalışmaları başlamıştı. Ve 2-3 ay geçmeden Hilmi Topaloğlu'nun oğlunun sünnet düğününde sahneye çıktı. Sahnede ilk olarak Havar adlı türküyü okudu. Hilmi Topaloğlu kaseti kendinin yapacağını söyledi. Yusuf Harputlu ertesi gün Prestij Müziğin sanatçısıydı. "Ahucan" adlı kaset Yusuf Harput'un ilk albümü… Genç sanatçı adayının ilk klip parçası ise "Ormancı".



Burçak Tarlası / Tokat Ağzı


Burçak Tarlası / Tokat Ağzı



Bu Türküyü çok sevdiğinizi biliyorum onun için ilk ağızdan olan dizeleri sizinle paylaşmak istedim.



Kitabın 1. Baskı tarihi 1944
Sivas ve Tokat illeri ağızlarından toplamalar
Müthiş bir kitap okumaya doyamıyorum.



    




Türküler: Türk Kültürü’nün Aynası

Türküler, Türk kültürünün aynasıdır; toplumun sosyoekonomik yaşamından izler taşır. Aşk, ölüm, gurbet, sıla, ayrılık, kavuşma, acı, sevinç... Kısacası insanın iç dünyasında ne varsa türkülerde bulmak mümkündür. Toplumun yaşam biçimini, kültürünü birebir yansıtır türküler.

Anadolu insanının geçim kaynağı olan tarım, yalnızca gündelik hayatını değil, türkülerini de derinden etkilemiştir. Tarımın başladığı bu topraklarda, türkülerde tarım temalarının yer almaması düşünülemez. Zira her türkünün ardında bir hikâye vardır. Ünlü halk ozanı merhum Özay Gönlüm’ün de dediği gibi:
“Türkü dediğin yüzyıllardır halk dilinde dizile dizile, saz telinde süzüle süzüle gelir. Bir olay olur, halk onu içinde oldurur; dilden dile, kulaktan kulağa dolaşıp en sonunda türkü olur.”

Biz de bu düşünceden yola çıkarak, bundan sonraki sayılarımızda tarım temalı türkülerin hikâyelerini sizlerle paylaşacağız.

“Burçak Tarlası”
İlk olarak, "Burçak Tarlası" türküsünün öyküsünü anlatmak istiyoruz. Türkünün sözleri, köye gelin giden şehirli bir kadının yaşadığı sıkıntıları dile getiriyor. Ezgisi hareketli olduğu için bu sıkıntılar, dinleyiciye hüzünle değil, adeta bir tebessümle ulaşıyor. Yozgat ve Konya varyantları da olan bu türkünün Tokat yöresinde anlatılan hikâyesi şöyle:

Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köyde yaşayan İhsan, çalışkanlığı ve elinin çabukluğuyla tanınan, kara kaşlı kara gözlü bir Anadolu delikanlısıdır. Hem köy ahalisi hem de annesi onunla gurur duyar. Annesinin en büyük arzusu, her anne gibi oğlunun mürüvvetini görebilmek; becerikli, hamarat bir gelinle evlenmesidir. Bu dilekle gece gündüz dua eder.

Bir gün İhsan, askerlik için İstanbul’a gider. İlk kez gurbete çıkan delikanlı, içinde hem tedirginlik hem de büyük bir heyecan taşır. İstanbul’da en çok sevdiği şey, deniz kenarında oturup hayal kurmaktır. Bir izin gününde deniz kıyısında otururken, yüzü peçeli, bakışlarıyla gönül çelen bir kadınla karşılaşır. Bu kadının adı Banu’dur.


Zamanla aralarında bir aşk doğar ve bu aşk evliliğe kadar gider. İhsan, Banu’yu ailesinden ister. Başta babası razı olmaz; ancak kızının da gönlünün bu delikanlıda olduğunu anlayınca, İhsan’dan kızını incitmeyeceğine dair söz alarak bu izdivaca onay verir. Sade bir düğünün ardından çift, Niksar’ın yolunu tutar.

Ancak İstanbullu, zengin bir ailenin nazlı kızı olan Banu için köy hayatı çok zordur. Duvarları tezekle sıvanmış, iki gözlü bir köy evine geldiğinde kendini bambaşka bir dünyanın içinde bulur. Kocasının “Bir süre idare edelim” sözlerine ve ona olan aşkına tutunur. Artık baba ocağından çıkmıştır, dönüş yoktur.

Annesinin bir tabak bile yıkatmadığı Banu, daha elindeki kınası solmadan, kaynanasına yardım etmek için tarlaya gitmek zorunda kalır. Uçsuz bucaksız burçak tarlasında, çıplak elleriyle dikenlerin arasında çalışan kaynanasını ve görümcesini görünce şaşkınlığa uğrar. Kaynanasının uyarısıyla kendine gelir ve zamanla bu hayata alışmaya çalışır. Artık güneş onun üzerine doğmamaktadır...

Zamanla yeni hayatına uyum sağlasa da içindeki özlem ve hüzün dinmeyen Banu, derdini türkülere döker. Onun feryadı, zamanla dilden dile dolaşır ve bir gün, “Burçak Tarlası” türküsüne dönüşür...




İbo Gardaş

 

Gül İbo Gardaş

2018 yılının Mart ayının dördüydü. Soğuk bir Pazar sabahı, saat henüz beşi gösteriyordu. Mahalle hâlâ uykudaydı. Ta ki karşı komşudan gelen o acı dolu ses yankılanana kadar…

Bir çığlık… Bir ağlama… Ardından telaşla açılan kapılar, yanan ışıklar, koşuşturan insanlar… Mahalle, daha gün doğmadan karanlığa bürünmüştü. Çünkü herkes aynı soruyu soruyordu:

“Yoksa kötü haber mi var İbo’dan?”

Kapılar çalındı, ablası başını iki yana sallayarak ağladı. Herkes sessizce anlamıştı artık. İbo gitmişti. Sessiz, sakin, kimsesiz hayatının sonunda, uykusunda göçüp gitmişti bu dünyadan.

Bir ağıt gibi yankılandı sokakta:
“Uyan İbo gardaş, uyan böyle nereye?
Alır götürürler seni yukarı, tekkeye…”

Ama o uyanmadı. Bir daha da dönemedi mahallesine, evine.

Kardeş yüreği dayanamadı. Gözyaşlarıyla parçalandı. Yağmur çiseliyordu, tekkenin başında gençler, İbo’nun üzerine bir kefen örttüler. Hoca dualar etti, cemaat hep bir ağızdan “Âmin” dedi.

Yaşlılar iç geçirdi:
“Ölüm sırası büyüklerindir… Bu gencecik çocuklar ölmesin...”


İbo’nun bir evi olmadı hiç. Sivas'ta kahvehanelerin önünde geçirdi ömrünü. Ayakkabı boyacılığı yaparak kazandığı üç beş kuruşla bir sigarasını alır, kimseye yük olmamaya çalışırdı. 
Konuşunca sohbetli idi ama gözlerinde derin bir hüzün vardı. İnce, zayıf, dal gibi bir çocuktu. Yağız tenliydi. Karakaşları, kara gözleri, oya gibi kirpikleriyle bir garip delikanlıydı. Herkese saygılı sevgi doluydu. Gönlü zengindi, gözü tok.

Ablasında kalırdı. Sabah erkenden çıkar, akşam sessizce dönerdi. Sadece yatmak için. Bu dünyada gülmedi yüzü hiç. Ama belki… Belki öbür dünyada güler artık.

Gül İbo gardaş… Gül orada.

İsmet Üngör 4 Mart 2018




Feyruz : Kökleri Mardin’e uzanan bir hikâye...

 

Feyruz : Umudun ve şarkının sesi



Adı Nouhad Haddad’tı, biz onu Feyruz olarak tanıdık.

Ortadoğu’nun dünyaya sesini duyuran en büyüleyici yorumcularından Feyruz, bugün 83 yaşında. Yaşıyla, duruşuyla, geçmişten geleceğe uzanan büyüsüyle onu, Lübnan bayrağındaki sedir ağacıyla özdeşleştirmek haksızlık sayılmaz.

Kökleri Mardin’e uzanan bir hikâye...
Feyruz, Osmanlı döneminde Mardin’den sürgün edilen Süryani bir baba ile Lübnan Marunilerinden bir annenin dört çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Sahne ismi olarak seçtiği “Feyruz” (Firuze), Arapça’da umudun rengi olan turkuaz anlamına gelir.