Gitarın Büyücüsü Zafer Dilek

 


Gitarın Büyücüsü Zafer Dilek




Türk müzik tarihinde bazı isimler vardır ki, görünürlükleri sınırlı olsa da arkalarındaki iz silinmez bir derinlik taşır. Zafer Dilek, bu özel isimlerin başında gelir. Hem icracılığı hem düzenlemeciliği hem de bestecilik becerisiyle, özellikle 1970’li yılların Türk pop ve folk-rock sahnesinde kendine özgü bir köprü inşa eden Dilek, dinleyenlerin hafızasında “gitarın büyücüsü” olarak yer etmiştir.

Zafer Dilek’i farklı kılan en önemli unsur, gitarı yalnızca bir enstrüman olarak değil, adeta sesle resim yapan bir fırça gibi kullanmasıdır. Anadolu’nun folklorik ezgilerini Batı’nın armonik yapısıyla buluştururken ne yöresel duyguyu incitir ne de modern müzik estetiğinden taviz verir. Bu denge, onun düzenlemelerine benzersiz bir kimlik kazandırmış; pek çok türkü, Dilek’in dokunuşlarıyla yeni bir soluk almıştır. Elektrik gitarın karakteristik tınısını bağlama yürüyüşleriyle harmanlarken gösterdiği ustalık, o dönemde Türkiye’de pek az müzisyene nasip olmuştur.

Dilek’in stüdyo müzisyeni olarak üstlendiği rol de kariyerinin önemli bir parçasıdır. Pek çok sanatçının albümünde arka planda sesi duyulan, ama ismi çoğu zaman kapakta görünmeyen bir emek ustasıdır o. Bu alçakgönüllü varlığı, onun işine duyduğu saygının bir göstergesidir. Müzik dünyasında bilinen bir hakikat vardır: Bir parçayı doğru kişilerin ellerine teslim etmek, ona yepyeni bir hayat kazandırır. Zafer Dilek tam da bu “doğru eller”in sembol isimlerinden biri olmuştur.

1970’lerde yayımladığı enstrümantal albümler, hem melodik zenginlikleri hem de dönemin reel-to-reel kayıt atmosferini taşıyan dokularıyla bugün hâlâ koleksiyonerlerin gözdesidir. Bu albümler, bir yandan Anadolu popun estetik çerçevesini genişletmiş, diğer yandan genç müzisyenlere enstrümantal ifadenin ne kadar güçlü olabileceğini göstermiştir.

Zafer Dilek’in müziğinde hâkim olan duygu, ustalığın sakin öz güvenidir. Gösterişe kaçmayan ama gösterişsizliğinde ihtişam barındıran bir yetkinlik… Dinleyici, onun bir melodiyi nasıl işlediğine kulak verdiğinde, her notanın bilinçli, her süsleme ve her geçişin özenle seçilmiş olduğunu hisseder. Bu nedenle eserlerinde “zaman aşımı” yaşanmaz; dönem ne olursa olsun müzikal estetik hep güncel kalır.

Bugün, Türk müziğinin dönüşüm süreçlerine bakıldığında, Zafer Dilek’in sessiz ama güçlü katkısı daha net görünmektedir. O, gitarı ile yalnızca melodiler üretmemiş; geleneği modernlikle buluşturan sağlam bir müzikal köprü kurmuştur. Bu nedenle onun adı, yalnızca geçmişin bir hatırası değil, Türk müzik kültürünün yaşayan bir referans noktasıdır.




Unutursun diye / Sadik Iclises



Unutursun diye

“Unutursun diye çok korkuyorum.”

Geçmişe dair ne söylesek eksik kalıyor aslında. “Geçmiş zaman olur ki…” deriz ya, ardından istemsiz bir iç çekiş çöker omuzlarımıza. Çünkü biliriz: zaman geçer, geçtikçe de insanın içindeki bir şeyleri alır götürür. Kimi hatıralar bir gölün dibine çöken sessiz tortular gibi kalır; elini uzatsan tutamazsın, ama varlıklarını hep hissedersin.

Büyüklerimizin “Ah o eski günler…” diye başlayan cümleleri, yalnızca bir sızı değil, zamana karşı verilen küçük bir mücadeledir belki. Çünkü her “eski”, artık elimize değemeyen bir sıcaklık, geri gelmeyecek bir an, göz kırpıp karanlığa karışan bir hatıradır.

Ben de bundan korkuyorum işte. Bir gün, bugünleri unuturuz diye. Bir bakmışız, yaşadığımız o güzel lahza, anlatıldıkça eksilen bir masala dönmüş… Geriye ise sadece buruk bir gülümseme, yanak kenarında sızlayan bir hüzün ve “keşke biraz daha kalsaydık o anın içinde” diyen sessiz bir iç çekiş kalmış.

Ama yine de kıymetli olan belki de budur: kaybolacağını bile bile sevmek, geçeceğini bile bile sarılmak, unutma korkusuyla daha çok hatırlamak.












Kara Camışları Vurdum Bayıra

 

Kara Camışları Vurdum Bayıra




Türküde anlatılan aslında garip bir çobanın hikâyesidir. Anasız, babasız, kimsesiz büyümüş; fakat köylü tarafından sevilmiş, sahiplenilmiş bir garip delikanlı… Yıllardır bildiği tek iş, köylünün malını mülkünü, davarını bayırda, çayırda otlatmaktır. Temiz niyetli, eli yüzü düzgün bu delikanlının yaşı başı da evliliğe varınca, kimsesi olmadığı için yıllardır emeğini gören köylüler ona vefa göstermişler; kendi denginde, hanım hanımcık bir kızla nişanlamışlar bu garip çobanı.

Gariban çobanın düğün günü yaklaştıkça yüreği yerinde durmaz olmuş. Hayatında ilk kez böyle bir mutluluğa kavuşacağı düşüncesi uykularını kaçırıyormuş. O güne kadar biriktirdiği tüm parasını, köyün yakınında yaptırdığı bir göz odalı evine harcamış. Geceler boyu sabahlara kadar hayaller kurarak evin orasını burasını işlemiş; kapısını, penceresini silmiş süslemiş. Hayal kurmaktan gözüne uyku girmez olmuş.

Ömrü boyunca doğru dürüst yeni elbisesi olmamış. Bu yüzden düğün için kendine lacivert bir takım almış ki kimse “Güveyinin elbisesi eski” demesin.

Düğün günü gelip çatmış. Bir yanda davul zurna, bir yanda saz söz… Çoban köyde herkes tarafından sevilirmiş; yardıma koşmayan kalmamış. Kimisi davul tutmuş, kimisi düğün aşı pişiriyor. Kimisi de bir tokluyu boynuzundan çekip çobanın evinin önüne bağlamış. Köylü, tek bir can olmuş çobanın düğününde; herkes düğünün sahibi, herkes düğüne davetli. Kimi halay çekiyor, kimi su dağıtıyor, kimi yer sofralarını düzenliyor. Güvey ise mutluluktan içi içine sığmıyor; hem nişanlısına kavuşacak olmanın heyecanı hem de köylünün dayanışması yüzünde ışık gibi parlıyormuş.

Sabahın erken saatlerinde camışları bayıra sürmüş, başlarına da bir çocuk bırakmış. “Bugünlük o baksın, yarından sonra yine sürünün başına geçerim” diye düşünmüş. Bir yandan sık sık lacivert takımına bakıyor, öte yandan camışları düşünüp içinden geçiriyormuş:
“Allah vere bir aksilik çıkmasa. Hayvanlar elin ekinine girip ziyan vermese… Vuruşup birbirini yaralamasalar…”

Akşam yaklaşmış, gelin birazdan getirilecek. Kız evine kızı almaya giden kalabalık yoldaymış. Güveyin yanında yalnızca iki sağdıç kalmış. Tam o sıra, sabah sürüyü teslim ettiği çocuk uzaktan görünmüş. Nefes nefese yanlarına varıp:

“Seyfettin emmilerin camışıyla Menco dayının camışı birbirine girdi. Kıran kırana dövüşüyorlar!” demiş.

Güveyin yüzünün rengi uçmuş. Sağdıçlar ona bakmış, o sağdıçlara… Gelin gelecek, davulun sesi yaklaşıyor; ama Menco’nun camışı gözünün önünden gitmiyor. O camış elinde büyümüş, malaklığını bilirmiş. Öteki camış desen, ona da kıyamazsın. Bu dövüşte mutlaka birinin yıkılacağı belliymiş.

Bir anda davulu da, gelini de unutmuş. Yolu bir çırpıda tutup koşmaya başlamış; sağdıçlar da peşinden. Dövüş alanına vardıklarında camışlar bayırdan aşağı inmiş, çayıra açılmış hâlde birbirine dikilmiş duruyormuş. Ölüm kalım anıymış; ikisi de ayaklarıyla yeri eşeliyor, burunlarından sanki alev saçıyormuş.

Çoban iki camışın ortasına geçip kollarını açmış. Her zaman böyle yaptığında hayvanlar onu tanır, kokusunu alır, bir metre kala durur; sonra biri bir yana, öteki öbür yana çekilirmiş. Ama bugün üzerinde her günkü yamalı giysileri değil, lacivert takım elbisesi varmış. Ne kendisi eski çoban gibi görünüyormuş, ne de camışlar onu tanıyormuş.

Camışlar iyice kızıp hızla koşmaya başlamışlar. Sağdıçlar kenardan heyecanla izliyormuş. İki hayvan vardı varacak, duracak gibi değiller. Çoban ise her zamanki gibi kendinden emin, kımıldamadan duruyormuş.

Ama bu kez öyle olmamış.

Camışlar çobanı yeni elbisesiyle tanıyamamış, kokusunu ayırt edememişler. Öyle bir vuruşmuşlar ki, arada kalan çobanın kemik sesleri dağa taşa yayılmış. Lacivert takım bir anda kıpkızıl kana boyanmış.

Haber köye ulaştığında gelin indirme havasını çalan davullar susmuş, zurnalar sükûta bürünmüş. Yeni gelinin elleri koynunda kalakalmış. Olay, halkın yaratıcı diliyle “Kara Camışları Saldım Bayıra” türküsüne dönüşerek dilden dile bugüne kadar ulaşmış.




                          Gara Camışları Vurdum Bayıra

                          Döyüşe Döyüşe İndi Çayıra

                          Diyin Güveyiye Gele Ayıra

                          Güveyin İşini Allah Gayıra

                          Giderem Giderem

                          Dudu Gumru Gibi Durmaz Öterem Öterem

                          Gelin helalleşin gardaş giderem

                          Bir Oda Yaptırdım Döşedemedim

                          Üç Günlük Ömrümü Beş Edemedim

                          Zalım Feleginen Baş Edemedim

                          Bu Kara Bahtıma Küsmüş Giderem