Sanırım 2006 yılında Kral Tv de listeleri alt üst etmiş yaklaşık 1 yıl boyunca ilk üçte kalan tek şarkı.
Ferman Akdeniz Bestesi ile müthiş bir hikaye...Söz, müzik ve klip mükemmel ötesi
ya yoruma ne demeli varmı böyle anlatım. Teşekkürler Harputlu
Gece gündüz hayalimde sen varsın
Le le le le sen varsın
Sensiz bu can bu tenimi ne yapsın
Le le le le ne yapsın
Sensiz bu can bu tenimi ne yapsın
Can badenni ne yapsın
Bizi ayıranlar ateşte yansın
Le le le le yar yansın
Tabiplerde dermanları olmasın
Le le le le olmasın
Tabiplerde dermanları olmasın
Le le le le olmasın
Şimdi bilmem hangi yaban eldesin
Le le le le eldesin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
çaresiz derdime derman bulamadım
Le le le le bulamadım
Senden sonra birgün mutlu olamam
Le le le le olamam
Senden sonra birgün mutlu olamam
Le le le le olamam
Koselerde gizli gizli agladım
Le le le le agladım
Bu derdimi kimselere demedim
Le le le le demedim
Le le le le demedim
Şimdi bilmem hangi yaban eldesin
Le le le le eldesin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
Mutlumusun uzgun musun neylersin
Le le le le neylersin
Sanma sen den sonra başka birini seveceğimi
Sanma sensiz bir gün mutlu olacagımı
Bir gün gelipte öldüğümü duyarsan şaşırma
Biliyorum bu dertten öleceğimi
Biliyorum lele biliyorum
Biliyorum lele biliyorum
Bu derdimi kimselere demedim
Kısaca:
Aslen Diyarbakır'lı olan Yusuf Harputlu, 01 Ocak 1981 tarihinde Elazığ'da doğdu. 3 erkek ve 3 kız çocuğuna sahip olan bir ailenin çocuğu olan Yusuf Harputlu, erkek kardeşlerin en küçüğüdür. Eğitim hayatında ilkokulu "Adana Karacaoğlan İlkokulu"nda okudu. Maddi imkansızlıklar nedeniyle "Ömer Refika Halıcılar Ortaokulu"nda 3. sınıfa kadar okuyabildi. Müziğe 11 yaşlarında merak saran Yusuf Harputlu, 3-4 yıl boyunca kendini bu alanda yetiştirmeye başladı. Kısa bir süre sonra ise demo kaset hazırladı.
Yusuf Harputlu'yu çalışmalarında o güne yalnız bırakmayan ağabeyi demo kaseti alıp İstanbul'a geldi ve ilk olarak Mustafa Topaloğlu'na dinletti. Mustafa Topaloğlu genç sanatçı adayındaki farklılığı görüp onu İstanbul'a çağırdı. Ağabeyine "Sen Adana'ya dönebilirsin artık o bizim evladımız gibidir, sizin hiç şüpheniz olmasın" diyerek Yusuf Harputlu'yu alıp evine götürdü. Kaset çalışmaları başlamıştı. Ve 2-3 ay geçmeden Hilmi Topaloğlu'nun oğlunun sünnet düğününde sahneye çıktı. Sahnede ilk olarak Havar adlı türküyü okudu. Hilmi Topaloğlu kaseti kendinin yapacağını söyledi. Yusuf Harputlu ertesi gün Prestij Müziğin sanatçısıydı. "Ahucan" adlı kaset Yusuf Harput'un ilk albümü… Genç sanatçı adayının ilk klip parçası ise "Ormancı".
Bu Türküyü çok sevdiğinizi biliyorum onun için ilk ağızdan olan dizeleri sizinle paylaşmak istedim.
Kitabın 1. Baskı tarihi 1944
Sivas ve Tokat illeri ağızlarından toplamalar
Müthiş bir kitap okumaya doyamıyorum.
Türküler: Türk Kültürü’nün Aynası
Türküler, Türk kültürünün aynasıdır; toplumun sosyoekonomik yaşamından izler taşır. Aşk, ölüm, gurbet, sıla, ayrılık, kavuşma, acı, sevinç... Kısacası insanın iç dünyasında ne varsa türkülerde bulmak mümkündür. Toplumun yaşam biçimini, kültürünü birebir yansıtır türküler.
Anadolu insanının geçim kaynağı olan tarım, yalnızca gündelik hayatını değil, türkülerini de derinden etkilemiştir. Tarımın başladığı bu topraklarda, türkülerde tarım temalarının yer almaması düşünülemez. Zira her türkünün ardında bir hikâye vardır. Ünlü halk ozanı merhum Özay Gönlüm’ün de dediği gibi: “Türkü dediğin yüzyıllardır halk dilinde dizile dizile, saz telinde süzüle süzüle gelir. Bir olay olur, halk onu içinde oldurur; dilden dile, kulaktan kulağa dolaşıp en sonunda türkü olur.”
Biz de bu düşünceden yola çıkarak, bundan sonraki sayılarımızda tarım temalı türkülerin hikâyelerini sizlerle paylaşacağız.
“Burçak Tarlası”
İlk olarak, "Burçak Tarlası" türküsünün öyküsünü anlatmak istiyoruz. Türkünün sözleri, köye gelin giden şehirli bir kadının yaşadığı sıkıntıları dile getiriyor. Ezgisi hareketli olduğu için bu sıkıntılar, dinleyiciye hüzünle değil, adeta bir tebessümle ulaşıyor. Yozgat ve Konya varyantları da olan bu türkünün Tokat yöresinde anlatılan hikâyesi şöyle:
Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köyde yaşayan İhsan, çalışkanlığı ve elinin çabukluğuyla tanınan, kara kaşlı kara gözlü bir Anadolu delikanlısıdır. Hem köy ahalisi hem de annesi onunla gurur duyar. Annesinin en büyük arzusu, her anne gibi oğlunun mürüvvetini görebilmek; becerikli, hamarat bir gelinle evlenmesidir. Bu dilekle gece gündüz dua eder.
Bir gün İhsan, askerlik için İstanbul’a gider. İlk kez gurbete çıkan delikanlı, içinde hem tedirginlik hem de büyük bir heyecan taşır. İstanbul’da en çok sevdiği şey, deniz kenarında oturup hayal kurmaktır. Bir izin gününde deniz kıyısında otururken, yüzü peçeli, bakışlarıyla gönül çelen bir kadınla karşılaşır. Bu kadının adı Banu’dur.
Zamanla aralarında bir aşk doğar ve bu aşk evliliğe kadar gider. İhsan, Banu’yu ailesinden ister. Başta babası razı olmaz; ancak kızının da gönlünün bu delikanlıda olduğunu anlayınca, İhsan’dan kızını incitmeyeceğine dair söz alarak bu izdivaca onay verir. Sade bir düğünün ardından çift, Niksar’ın yolunu tutar.
Ancak İstanbullu, zengin bir ailenin nazlı kızı olan Banu için köy hayatı çok zordur. Duvarları tezekle sıvanmış, iki gözlü bir köy evine geldiğinde kendini bambaşka bir dünyanın içinde bulur. Kocasının “Bir süre idare edelim” sözlerine ve ona olan aşkına tutunur. Artık baba ocağından çıkmıştır, dönüş yoktur.
Annesinin bir tabak bile yıkatmadığı Banu, daha elindeki kınası solmadan, kaynanasına yardım etmek için tarlaya gitmek zorunda kalır. Uçsuz bucaksız burçak tarlasında, çıplak elleriyle dikenlerin arasında çalışan kaynanasını ve görümcesini görünce şaşkınlığa uğrar. Kaynanasının uyarısıyla kendine gelir ve zamanla bu hayata alışmaya çalışır. Artık güneş onun üzerine doğmamaktadır...
Zamanla yeni hayatına uyum sağlasa da içindeki özlem ve hüzün dinmeyen Banu, derdini türkülere döker. Onun feryadı, zamanla dilden dile dolaşır ve bir gün, “Burçak Tarlası” türküsüne dönüşür...
2018 yılının Mart ayının dördüydü. Soğuk bir Pazar sabahı, saat henüz beşi gösteriyordu. Mahalle hâlâ uykudaydı. Ta ki karşı komşudan gelen o acı dolu ses yankılanana kadar…
Bir çığlık… Bir ağlama… Ardından telaşla açılan kapılar, yanan ışıklar, koşuşturan insanlar… Mahalle, daha gün doğmadan karanlığa bürünmüştü. Çünkü herkes aynı soruyu soruyordu:
“Yoksa kötü haber mi var İbo’dan?”
Kapılar çalındı, ablası başını iki yana sallayarak ağladı. Herkes sessizce anlamıştı artık. İbo gitmişti. Sessiz, sakin, kimsesiz hayatının sonunda, uykusunda göçüp gitmişti bu dünyadan.
Bir ağıt gibi yankılandı sokakta: “Uyan İbo gardaş, uyan böyle nereye? Alır götürürler seni yukarı, tekkeye…”
Ama o uyanmadı. Bir daha da dönemedi mahallesine, evine.
Kardeş yüreği dayanamadı. Gözyaşlarıyla parçalandı. Yağmur çiseliyordu, tekkenin başında gençler, İbo’nun üzerine bir kefen örttüler. Hoca dualar etti, cemaat hep bir ağızdan “Âmin” dedi.
Yaşlılar iç geçirdi: “Ölüm sırası büyüklerindir… Bu gencecik çocuklar ölmesin...”
İbo’nun bir evi olmadı hiç. Sivas'ta kahvehanelerin önünde geçirdi ömrünü. Ayakkabı boyacılığı yaparak kazandığı üç beş kuruşla bir sigarasını alır, kimseye yük olmamaya çalışırdı. Konuşunca sohbetli idi ama gözlerinde derin bir hüzün vardı. İnce, zayıf, dal gibi bir çocuktu. Yağız tenliydi. Karakaşları, kara gözleri, oya gibi kirpikleriyle bir garip delikanlıydı. Herkese saygılı sevgi doluydu. Gönlü zengindi, gözü tok.
Ablasında kalırdı. Sabah erkenden çıkar, akşam sessizce dönerdi. Sadece yatmak için. Bu dünyada gülmedi yüzü hiç. Ama belki… Belki öbür dünyada güler artık.
Adı Nouhad Haddad’tı, biz onu Feyruz olarak tanıdık.
Ortadoğu’nun dünyaya sesini duyuran en büyüleyici yorumcularından Feyruz, bugün 83 yaşında. Yaşıyla, duruşuyla, geçmişten geleceğe uzanan büyüsüyle onu, Lübnan bayrağındaki sedir ağacıyla özdeşleştirmek haksızlık sayılmaz.
Kökleri Mardin’e uzanan bir hikâye...
Feyruz, Osmanlı döneminde Mardin’den sürgün edilen Süryani bir baba ile Lübnan Marunilerinden bir annenin dört çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Sahne ismi olarak seçtiği “Feyruz” (Firuze), Arapça’da umudun rengi olan turkuaz anlamına gelir.
Şatellites'ten “Deli Deli” – Türk Psych Funk’ta Taze Bir Patlama
Batov Records yine boş geçmiyor. Her seferinde dünya müziği tutkunlarının kalbini çalan bu etiket, bu kez yepyeni bir grubun ilk 45’liğini bizlerle buluşturuyor: Şatellites. Ve şimdi, sizlere özel olarak tanıtmak istediğimiz parça: “Deli Deli” – 70’ler Türkiye’sinden Jaffa’nın sıcak sokaklarına uzanan bir psikedelik funk yolculuğu.
Şatellites: Tel Aviv'den Retro-Fresh Bir Ses
Tel Aviv müzik sahnesinin üretkenliğine hayran kalmamak mümkün değil. 2020 yılında kurulan Şatellites, retro dokunuşlarla güncel sesleri birleştiriyor. Grup üyeleri şunlar:
Yuli Shafriri(vokal & synth)
Itamar Klüger(bağlama & buzuki)
Ariel Harrosh(bas gitar)
Azriel “Raz” Man (davul)
Anadolu rock’tan uzay tınılarına, vintage psych’tan funk esintilerine kadar uzanan çok katmanlı bir ses dünyaları var. Kendilerini şöyle tanımlıyorlar:
“70’ler İstanbul’unun gizemli arka sokakları ile Jaffa-Tel Aviv’in güneşli kıyılarında kaybolmuş bir psikedelik laboratuvar.”
“Deli Deli” Nedir, Nerden Gelir?
Parça, 70’lerin sevilen Türk halk sanatçısı Şakir Öner Günhan’ın bir eserine dayanıyor. Ancak bu yeni yorum, orijinalin hüzünlü havasını daha canlı, parlak ve kıpır kıpır bir forma taşıyor. Özellikle 6/8’lik ritmiyle ve Şatellites’in kendi yazdığı yeni bölümüyle adeta başka bir ruha bürünüyor.
Groovy bir bas riff’i, yer yer kıvrak baglama melodileri, synth dalgaları ve Yuli’nin büyüleyici vokalleri ile “Deli Deli”, sadece bir yeniden yorum değil, başlı başına bir şenlik.
“Big Baglama” Flip Tarafında!
Plak’ın diğer yüzü ise “Big Baglama” adlı parça. Şimdiden kulaktan kulağa yayılan bu eser, post-pandemi dans buluşmaları, breaker jam’leri ve partiler için adeta biçilmiş kaftan.
⚠️ Dikkat: Sınırlı sayıda basıldı. Koleksiyonerler ve DJ’ler için kesinlikle “kaçmaz” bir 45’lik!
Türk psych-funk’ın modern yüzü olarak Şatellites, geçmişe saygı duruşunda bulunurken geleceğe selam çakıyor. “Deli Deli”, bu köprünün tam ortasında, dans ettiren bir enerjide parlıyor.
İçinizdeki deli deli çalsın, bu parçayı kaçırmayın!
Bir yerlerde kaybolmuş gibiler…
Bir ucu 70’lerin gizemli İstanbul sokaklarında, diğer ucu Jaffa-Tel Aviv’in güneşli kıyılarında.
Ve şimdi o sesler, Batov Records etiketiyle yayımlanan Şatellites’in kendi adını taşıyan ilk albümünde buluşmuş.
Kökten Evrensele: Şatellites’in Sesi
Şatellites’in müziği, Anadolu’nun halk müziği mirasını alıyor, psikedelik gitar soloları ve dans pistini hareketlendiren baslar eşliğinde evrensel bir dile taşıyor.
Önce bir kızımız oldu sonra da bir oğlumuz , ezberimizdeki herşey değişti, gülüşleriyle içimizi ısıtan sarılışlarıyla bizim kalbimizi şenlendirenlerimiz oldular, sonra ailemize bir oğlumuz bir de torunumuz katıldı daha da büyüdük. İyi ki varsın değerli güzel eşim iyi ki varsınız çocuklar ... Seviliyorsunuz.
Psikedelik tonlar, uzun saçlar ve distortion altında bir müzik devrimi
🎶 Türkiye'de Rock’ın İlk Kıvılcımı: 1957
Geçtiğimiz günlerde internetin kuytu köşelerinde dolaşırken, Hippy-dj kit adlı artık aktif olmayan bir forumun 2008 tarihli gizli bir paylaşımında karşıma çıkan bir isim yeniden kalbimi çaldı: Erkin Koray. Türkiye’de rock müziğin doğuşunu anlatırken onun adını atlamak, tarihi yarım anlatmak olur.
Gülcan, köyün çıkışındaki yolda, ağır ağır ilerlemektedir. Almanya’dan gelen kocası İbrahim’in kullandığı araba, uçurumdan aşağıya yuvarlanmış; yerde üstü örtülmüş cesetler ve ağlayan bir çocuk…1970'li yıllarda çekilen “Dönüş” adlı filminden küçük bir hatırlatma yukarıdaki satırlar filmdeki pek çok isim hâlâ biliniyor.
Hasretinle yandı gönül
Sanatçının sesi ise bir kuşağın İstanbul Radyosu dinleyicilerine hiç de yabancı değil. Şimdilerde ise ne türkü dinleyenler ne de söyleyenler için sadece ve sadece 45 liğin pahalı olmasından dolayı bilindik..
Türk müziğinin ve sinemasının unutulmaz adı Rüçhan Çamay, 94 yaşında yaşamını kaybetti. Rüçhan Çamay, yalnızca müzik alanında değil, sinema dünyasında da adından söz ettirdi. Sesi, zarafeti ve oyunculuğuyla sanatseverlerin gönlünde taht kurdu.
Filmleri : 1964 - Aşk ve Kin (Nikah Şahidi) 1962 - Zorla Evlendik 1950 - İstanbul Geceleri 1947 - Yuvamı Yıkamazsın
Plakları : 1968 - Rüzgarlı Bir Akşam Üstü & Gölgen Yeter Bana 1968 - İncinen Hatıralar & O Adam 1968 - Babam Gibi & Yaşanmaz Aynı Evde ( Tanju Okan ile düet) 1974 - Tanrım İnsaf Et & Lililoy 1975 - Para Parra Parrra & Çocukluğum 1976 - Ne Haber & Yavaş Yavaş 1977 - Televizyon & Daha Dur 1977 - Gönlüm Çok Zengin & Sorma Gitsin 1978 - Yeter & Sevgiden On Almalıyız
Ben bir sazcıyım. Hayatta hiç mektebe gidemedim, okul yüzü görmedim...
— Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012
Yaşar Kemal’in deyimiyle “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş, 1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesine bağlı Tırtıllı köyünde dünyaya geldi. İlkokul çağlarında önce keman, ardından bağlama çalmayı öğrendi. Babası, büyük usta Muharrem Ertaş ile birlikte yörenin düğünlerinde saz çalıp türkü söyleyerek sanat yolculuğuna ilk adımını attı.
Neşet Ertaş’ın üzerindeki en büyük etki babasına aitti. Bunu da şu sözlerle dile getirirdi: “Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız.”
Henüz 14 yaşındayken İstanbul’a çalışmaya gitti. Geçimini sağlamak için pek çok işte çalıştı. Ancak sesi ve sazı, onu dinleyenlerin dikkatini hemen çekti. 1957 yılında “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adlı ilk plağıyla halkın gönlünde taht kurdu. Bu türkü ile birlikte “Neşet Ertaş efsanesi” başladı:
Neden garip garip ötersin bülbül Yoksa sen de bahtı kareli misin Durmaz feryat edip coşarsın bülbül Sen de benim gibi yâreli misin
İki yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra Ankara’ya geldi ve sahne hayatına burada devam etti. Ankara’da çalıştığı bir gazinoda Leyla adında bir genç kadınla tanışıp evlendi. Bu evlilikten iki kız ve bir erkek çocukları oldu. 1962 yılında İzmir Narlıdere’de askerliğini yaptıktan sonra, yedi yıllık evliliği sona erdi.
Plak üzerine plak çıkardı, konserlerle Türkiye’nin dört bir yanını defalarca dolaştı. Ancak 1978 yılında parmaklarında meydana gelen felç, müzik yaşamını sekteye uğrattı. Başka bir mesleği olmadığı için işsiz kaldı ve tedavi masraflarını karşılayamadı. 1979’da Almanya’daki kardeşinin yanına gitti. Burada tedavi oldu, çocuklarını yanına aldı ve müzik yaşamına yeniden başladı. Gurbet ellerde, Türklerin yaşadığı bölgelerde düğünlerde, gazinolarda çalıp söylemeye devam etti.
Uzun yıllar Almanya’da kaldıktan sonra, 2000 yılında İstanbul’da verdiği konserle Türkiye’de sahnelere geri döndü.
Neşet Ertaş, bozlakları birer “feryat” olarak tanımlar, Anadolu insanının acılarını ve özlemlerini dile getirirdi. Sazıyla tek başına sahneye çıkar, halkına “Garip” adıyla seslenirdi. Telif hakları konusunda ise yıllarca emeğinin karşılığını alamadı. Verdiği bir röportajda, şarkılarını kullanmak için kendisinden yalnızca bir kişinin izin istediğini belirtmişti.
Kırgın mıydı bilinmez... Ama kibarlığından, naifliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Sahneye çıkarken ceketini çıkarmak için bile izleyicisinden izin isteyen bir zarafetin sahibiydi.
O, “gönül” demezdi; “göynüm” derdi. Ve göynünden yükselen o unutulmaz feryatla sordu:
Göynüm hep seni arıyor, neredesin sen?
Bu türkünün hikâyesini de şöyle anlatır:
“1960’lı yıllarda TRT sanatçılarıyla Almanya’ya gitmiştik. Otomobilim vardı ama ne ehliyetim vardı, ne de kullanmayı biliyordum. Dönüşte mecburen ben sürdüm aracı. Kaza yaptık, beni cezaevine koydular. Üç ay hapis yattım. Ne kâğıt, ne kalem vardı. Türkünün sözlerini sigara kâğıtlarına, kibrit çöpünün barutunu tükürükle ıslatarak yazdım.”
Devletten hiçbir zaman para ya da unvan talep etmedi. Süleyman Demirel döneminde kendisine verilen “Devlet Sanatçısı” unvanını da kabul etmedi. Gerekçesini şöyle açıklamıştı:
“Hepimiz bu devletin sanatçısıyız. Devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık gibi geliyor.”
Sadece TBMM tarafından verilen *“Üstün Hizmet Ödülü”*nü kabul etti.
Her zaman halkının sanatçısıydı. Ve bunu en güzel şu sözleriyle ifade etti:
“Beni sevenler, ceplerindeki sigara parasını getirip konsere verirler. Onlar zengin insanlar değil; orta direk, dar gelirli insanlar. Ya konsere gidecek kadar paraları vardır, ya da yoktur. Benim içime sinmez böyle insanların cebindeki parayı almak. Onların ayağına giderim, çıkarım televizyona, onlar için çalıp söylerim. Bana verecekleri para ile evlerine ekmek alsınlar.”
UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak kabul edildi.
25 Nisan 2011’de İTÜ Devlet Konservatuvarı tarafından fahri doktora ile onurlandırıldı.
O tören konuşmasında şöyle dedi:
“Ne hocası olduğumu bilmem, ‘hoca’ kelimesini de sevmem ama hocalarıma sonsuz saygım var. Bana bir kelime öğretenin bin yıl kölesi olurum demiş büyükler. Ben bir sazcıyım. Hayatta hiç mektebe gitmedim. Okul yüzü görmedim... Ama çocuklarımı okuttum. Üniversitenin ne demek olduğunu biliyorum; bir ilim, bilim yuvası... Bu şerefi bana layık gören bu ilim yuvasına sonsuz saygı ve sevgimi sunuyorum.”
“Mektebe gitmedimse de, okulu bitirmiş gibi bana bu esvabı giydirdiler...”
Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012 tarihinde İzmir’de tedavi gördüğü hastanede, ileri evre prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Bugün, onsuz geçen ikinci yıl... Ama türküler hâlâ bizimle. Dilden dile, gönülden göynüme geçiyor.
Küçücük bir köyden çıkıp dünyayı fetheden o büyük adamın anıtı şimdi çok sevdiği babasının yanında, çok sevdiği memleketinde duruyor.
Bu blog, sunucusunda herhangi bir dosya veya klasör saklamaz. Tüm gönderiler yalnızca tanıtım ve önizleme amaçlıdır. Burada yayınlanan albümleri beğendiyseniz lütfen sanatçıların müziklerini satın alarak destek olun.