Aşık Mahzuni Şerif



Aşık Mahzuni Şerif


Mahzuni Şerif’i tanımak için sadece eserlerine bakmak yeterlidir. Eserlerinde daha çok toplumsal konulara parmak basan Mahzuni, birçok türküsünde sadece Anadolu halkının isyan sesi değil, diğer milletlerin de sesi olmuştur. Kendini dünyanın jandarması olarak gören Amerika’nın, Vietnam’ı işgal etmek için başlattığı, 1955-75 arasında yirmi yıl süren ve her iki taraftan da yaklaşık dörtyüzbin kişinin hayatını kaybettiği kirli savaşa yazdığı türküsünde;


Bütün insanlık adına 
Amerika katil katil 
Kanun yapar kendi teper 
Amerika katil katil
Köşkün sarayın yıkılsın 
Erim erim eriyesin 
Umudun suya dökülsün
Erim erim eriyesin 
Sürüm sürüm sürünesin
Efendiler bunun neresi yalan
Sizde havyar bizde bulgur aşı var 
Bunca emeğimiz talandır talan 
Yıllar yılı gözümüzün yaşı var
Bende bir insanoğluyum 
Bırak beni konuşayım
Bir başım bir beynim vardır 
Bırak beni konuşayım 
Düşüneyim, danışayım
Kurban gelir payın yoktur 
Haftan yoktur, ayın yoktur 
Ankara'da dayın yoktur
Mamudo kurban niye doğdun?

diyebilecek ve Amerika’yı katillikle suçlayacak kadar cesurdur. Yine Deniz gezmiş ve arkadaşlarının idamına onay veren Dönemin başbakanı Nihat Erim’e yazdığı; dizelerinde de aynı cesareti göstermiş ve bu olayı onaylamayan milyonların sesi olmuştur. Tabi bu cesaretin de bir bedeli vardı. Bu ve bunun gibi çok sayıda türküler yazan, toplumsal yaralara parmak basan Mahzuni her fırsatta uydurma bahanelerle cezaevine koyuluyordu. 12 Eylül döneminden sonra ise 1987 yılına kadar yasaklı olmuştu. O adeta dünyaya sol taraftan doğmuştu. Hayata da soldan bakıyordu. Adaletsizliğe ve çarpık düzene başkaldırmıştı. Bir türküsünde; biçimindeki dizelerde halkın yoksulluğuna ve sömürülmesine karşı adeta bir isyan bayrağı açmıştır. Yine; şiirinde de son derece masumane isteklerle sadece konuşalım, anlaşalım şeklinde bir mesaj vermektedir.

“Mevla’m gör diyerek iki göz vermiş” derken üstü kapalı bir şekilde isyan eden Mahzuni, “İnce ince bir kar yağar fukaranın düzüne” dizeleri ile yokluk ve çaresizliği anlatır. Yine; “Bir çift öküz yeter mi/ aha Memmed emmi” derken, köylünün perişanlığına ve çaresizliğine, “Ankara’da dayın yoktur/Mamudo kurban niye doğdun” derken ise adam kayırmacılığa ve kaderciliğe dikkat çeker. Kimi türküsünde dünyaya parsel parsel bölmüş, kimi türküsünde ise sevdiğine, “işte gidiyorum çeşmi siyahım” diye seslenmiştir. Türküleri, tüm ülkede yediden yetmişe herkes tarafından dilden dile dolaşmıştır.

Mahzuni’nin dünyasında yapmacık olan hiç bir şey yoktur. Onda her şey doğal akışı içerisinde olması gerektiği gibidir. Belki de bu yüzden, hemen her konser sonrası kapıda bekleyen polislerle karakola gidip ifade vermesine, hatta bazen doğrudan cezaevine atılmasına alışmış durumdaydı. Benim Ortaokul yıllarımda da birkaç yılda bir, memleketimiz olan Turhal’a konsere gelirdi, biz de ailecek giderdik. Ancak her konserden sonra mutlaka bir karakol ziyareti olurdu. Bu konuda hiçbir baskıya boyun eğmiyor, her yerde, her konserinde eğilip bükülmeden türkülerini söylüyordu.

O, “bir daha gele gel Samsun’dan/sarı saçlım mavi gözlüm” diyecek kadar Atatürk sevdalısı ve Cumhuriyet değerlerine bağlıydı. Bir başka türküsünde ise: biçiminde bir ironiyle, adam kayırmacılığa ve torpile dikkat çekiyor, karşı duruş gösteriyordu. Onun türküleri adeta kimliği durumundaydı, türkülerinde düzene, sisteme, oligarşiye eleştirileri ve yoksul halkın çaresizliğini dile getirdiği dizeler saymakla bitmez. Mahzuni halkın sorunlarını türkü yaparak onların dertlerini dile getiriyor, diğer bir deyişle halktan aldığı gücü artırarak halka geri veriyordu. O türküler sadece Mahzuni’nin değil; ezilen, sömürülen ve yoksul bırakılan halkın da kimliğini temsil ediyordu. Bu da onu halk nezdinde adeta bir kahraman haline getiriyordu. Bu konuda sayfalar dolusu yazsak onu anlatmaya yetmez.

(Alıntıdır. Necdet Kurt Hocama Teşekkürlerimle.)





Kaçtık dağların başına..  BACIN ÖNDE BEN ARKADA...


Arkası yarın mı desem,

eskiden böyle radyo hikayeleri vardı.


Bir 45 lik türküsü hikayesi diyelim biz, sizde okurken çözezeceksiniz zaten..
‘Sevenleri sevdiğine versinler’ versinlerde eğlenelim çoşalım, mutluluklarını paylaşalım değilmi ? ama nerdeee… yaşadığımız bu coğrafyada bu işi hep zora koşmadılarmı yıllarca belkide hala devam ediyordur.
Konu aslında çok farklı, belki de müzik tarihimizin ilk Clik bait ’i olan bu eserde, ne ana – baba ne de dayı – emmi istemediler bu evliliği. Çalınan bütün kapılar yüzlerine kapandı sevenlerin.
Resmi olsun istediler muhtar mührü basmadı, imam dediler o da kıymadı nikahı, elleri ellerine kavuşmadı sevenlerin bir türlü o köyde.
İşin içine Jandarma girdi gece basıverdi köyü, düdüğün üstüne çaldı bir düdük, ay karanlıktı aşıklar gaz lambasını da söndürdüler. Mümkünü yok dedi oğlan başka yolu kalmadı. Kaçtılar dağlara doğru …
Unutmadan bir de bebe var bir yaşına yakın gelinin kucağında.
Devam ediyor hikaye;
Rita 'nın Diskografisine  bir plak daha ekleyelim mi ?


Rita'nın Diskografisine bir plak daha ekleyelim mi ?


4+1 olsun Plağın peşine düşelim..
Bildiğimiz kadarıyla Yıldız Plaktan çıkan bir adet 45 liği ile başlayan serüvenini, Sarıkaya Plaktan çıkan bir adet 45 lik ve aynı seri numarasıyla yayımlanan bir de 4 lü EP si takip etmişti.
Daha sonra Tunç Plaktan bir 45 lik yapan sanatçının Diskografisinin tamamlandığını biliyorduk veya be öyle biliyordum. Sarıkaya Plaktan süpriz bir Plağı daha karşıma çıkınca sizleride bilgilendirmek amaçlı bu yazımı yazdım.
Bahsetmiş olduğum bu Plakta 'Kadınlar Kül Yutmaz & Aşkını Belli Etme' adlı eserleri okumuş olduğunu görüyoruz. Malesef kayıt elimde yoktur.
Belge olarak sadece Fotoğraf sunabileceğim. Arkadaşımızın biri çıkar bu Plak bende var derse de çok mutlu oluruz öyle değil mi?
Kısa zamanda dinlemek umuduyla biraz da okumuş olduğum yazılardan alıntı ile Rita dan bahsedeceğim.

Kupa Dörtlüsü ile başlayan RİTA nın müzik hayatına da şöyle kısaca bir bakalım.
Eşref - Siz, hala “Eşref”i güçlü, kuvvetli, yürekli, yiğit ve yağız bir delikanlı olarak bilirsiniz, öyle değil mi? Hiç de değil…

 


Aman Eşref

Siz, hala “Eşref”i güçlü, kuvvetli, yürekli, yiğit ve yağız bir delikanlı olarak bilirsiniz, öyle değil mi? Hiç de değil…

     Bunu da nereden çıkardınız diyebilirsiniz…

     Şöyle:

     Hani meşhur bir Şanlıurfa türküsü var; Aman Eşref diğer adıyla da, Hayatları değirmi.

     Yavuz Tapucu bu türküyü Ahmet Yılmaztaş ve Bedirhan Kırmızı'dan derlemiş. Yücel Paşmakçı da notaya almış. Türküyü bir çok sanatçı kasedinde, albümünde, plağında okumuş.

     Şanlıurfa'da, “hayat” evin avlusu, bahçe, “değirmi” de yuvarlağa yakın, oval anlamına gelirmiş. Sakıplar (Sakıpzadeler)'da Şanlıurfa eşrafından olup, gururlu ve onurlu bir sülalenin lakabı. “Gelemi” sözcüğü de yine bu yörede, “gelemiyor” anlamında kullanılan bir sözcük.

     Hemen herkesin bildiği büyük bir keyifle dinlediği bu türkü bir ağıt. Hemen belirteyim; Eşref de delikanlı-erkek değil, yürekli ve onurlu bir kız. Yani Sakıpzadeler sülelesinin üç kızından biri.

Hadi bana bir şarkı bir türkü söyle, biraz müzik ver!


Hadi bana bir şarkı bir türkü söyle, biraz müzik ver!


Manikürlü tırnakları, kaygan bıyıkları ve baygın bakışlarıyla Ümit’in şarkıları kulağına geliyorsa, muhtemelen okulun önünden geçen camı açık bir Hacı Murat’tan yankılanıyordur ama kaseti teybe koyan asla sen değilsindir.
Çünkü şarkıyı kendince mırıldanmaktan öteye geçemezsin.
Bak 'Nikahına beni çağır sevgilim' diyor sıkıyorsa gidebilirsin ama gitmek cesaret ister.
'Kim bu adam?' diye sorarlarsa diye, düşünüp vazgeçiyorsundur.
Kız liselerinin önünde zilin çalmasını bekleyenler , diğer yanda içeride eteklerinin belini yukarı kıvırmaya çalışanlar var.
Bir diğer yanda ise oyunun nasıl oynanması gerektiğini zaten biliyormuş gibi davranan kıdemli abiler var,
ama ne hikmetse her dönüş yolunda ayağı kırılmış o tahta masanın vefasına razı olacak tiplerdi bunlar diyelim.


Bayan Yok-Yok






     

Bayan Yok-Yok


Kul Ahmet'in Türküsü Yoh-Yoh ona ün sağladı. Bu türkü Antuan Şoriz'n Disco Plak şirketinden 45'lik plak olarak 1969'da çıktı. Plağın arka yüzünde Aşık Veysel'in Karatoprak'ı bulunuyordu.

Aynı yıl, Yunus Emre’den bestelediği "Bana Seni Gerek Seni" adlı eserle Ankara'da düzenlenen Hafif Batı Müziği Düzenleme Ödülü’nü kazandı. 1969'da ayrıca Fransa’da Jacques Brel ile birlikte Dario Moreno Ödülü’ne layık görüldü. Bu başarı sayesinde Fransız televizyonuna çıktı ve Monako Prensesi Grace Kelly tarafından televizyon festivallerine davet edildi. Fransa’da Gilbert Bécaud ve Josephine Baker ile sahne aldı. Romanya’daki Brașov Uluslararası Müzik Festivali’ne katıldı ve burada Kritik Ödülü’nü kazandı.

1970 yılında Türkiye'de "Yılın En İyi Şarkıcısı" seçildi. Aynı yıl Bulgaristan’daki Altın Orfe Uluslararası Müzik Festivali'nde üçüncü oldu. Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderildiği Napoli’de bir dizi konser verdi.

Bu dönemde, Sabiha Keyn’in tasarladığı ünlü "Yok Yok" kostümünü festivallerde ve televizyon programlarında giymeye başladı; bu kostüm büyük ilgi gördü.

1972 yılında Türk Cumhuriyetleri’ne ve Moskova’ya gitti, çeşitli televizyon programlarına katıldı. Ayrıca Tokyo, Seul ve Hong Kong’da konserler verdi, televizyon programlarına çıktı. Aynı yıl Bulgaristan’da Sofya Televizyonu için özel bir program hazırladı.

1973’te davet üzerine İsrail’e giderek Kudüs Tiyatrosu’nda konser verdi. Aynı yıl İngiltere, İtalya, Belçika ve Tunus’ta konserler düzenledi.

1974’te Avustralya’ya giderek Sidney ve Melbourne şehirlerinde sahne aldı. 1975 yılında ise İsrail’de düzenlenen Akdeniz Halk Şarkıcıları Festivali’ne katıldı ve dördüncülük elde etti.

Bir türk'ün hikayesi


 

Bir türkü'n hikayesi



Adına türküler yakılan o eski şehrin nedir ki suçu, “… ıssız kalasın…” diye bir ilenmeyle başlar. Bir şehir için dile getirilebilecek en büyük beddua ıssız kalmasını istemek olmaz mı? Belki bu yüzden terk edip gitti o şehri şenlendiren feraceli kadınlar, kırmızı fesli, kaytan bıyıklı kumral delikanlılar…
Bu türküyü söyleyenin ahı tuttu belki de , Saatli Selimpaşa Camii’nin cemaati dağıldı, bezirganlar Hamza Bey bedestenini boşalttı, Islahhane hamamının kurnalarından kaynar sular akmaz oldu, Alaca İmareti yıkılıp gitti, İkilüleli tekkesindeki zikir sesleri kesildi.
Bu türkünün ilenciyle asırlık çınarlar devrildi, suyu soğuk çeşmeler kurudu, cumbalı evlerin kafesli pencerelerindeki utangaç kızlar kayboldu. Baldıranlar sardı o güzel şehrin bahçelerini, bağlarını, bir asra yakındır ki yarsız kaldı, Türkçe’siz kaldı, Türk’süz kaldı…
Hem çılgın hem  folk tınılarla dolu hazırlanmış bir seçki

 

Farklı Bir Gün Batımı

Graham'ın Bahar Seçkileri


Hem çılgın hem  folk tınılarla dolu hazırlanmış bir seçki.

A
1 Fikret Kızılok – Leylim Leylim
2 Ananda Shankar – The River
3 Meral Atakök ve Üç Hürel – Masa Üstünde Testi
4 Taci Özmen - Çekilmez Bu Dünya
5 Gülsüm Kamu ve Ergun Özer Ork. – Aliyi Gördüm Aliyi
6 The Ghetto Brothers – Viva Puerto Rico Libre
7 New Colony Six – Elf Song (Ballad Of The Wingbat Marmaduke)
8 Syd Barrett – Golden Hair
9 Bruce Haack – Cherubic Hymn
10 Fikret Kızılok – Gözlerinden Bellidir
B
11 Hümeyra – Onu Bana Sakla
12 Zümra Aycan – Bilemedim
13 Augusto Martelli – Berjl's Tune
14 The Ghetto Brothers – You Say You Are My Friend
15 Cici Kızlar - Gencim, Yaşamı Severim
16 Gülcan Opel – Gavuşmak Hayal Oldu
17 Arif Sağ - Bizim Şarkımız
18 Ali Rıza Binboğa - Dost Kazanmak Kolay Değil


"Voyage Sans Retour" (Fransızca: Dönüşü Olmayan Yolculuk), genellikle mistikpsikedelik ve içsel keşif temaları taşıyan müzikal derlemeler ya da konsept albümler bağlamında kullanılan bir ifadedir. Müzik dünyasında bu ifade; zaman, mekan ve tür sınırlarını aşan, dinleyiciyi transa benzer bir ruh haline sürükleyen parçalarla dolu bir "ses yolculuğu" anlamına gelir.

Gittiğin yerde, şarkı söyle Kuzeyin Oğlu  ve bize de duyurmayı unutma


Gittiğin yerde, şarkı söyle Kuzeyin Oğlu ve bize de duyurmayı unutma



Duydum ki birkaç eser varmışVolkan’ın okuduğu Tanrı’nın hoşlandığı, Onun için çağırmış yanına …Cennetin sesleri birer birer ayrılırken aramızdan, yerini yenilerinin almasını beklemek düşüyor biz fanilere.  Müzik hiç bitmesin, doyamadıklarımız öyle çabuk gitmesin.




Volkan Konak (1 Şubat 1967, Maçka, Trabzon - 31 Mart 2025, Gazimağusa ), Türk halk müziği sanatçısıdır. 2006 yılında çıkardığı albümü, MÜ-YAP tarafından altın plak ile ödüllendirilmiştir.

Volkan Konak, 1 Şubat 1967 tarihinde Trabzon'un Maçka ilçesinin Yeşilyurt köyünde doğdu. ilk, orta ve lise eğitimini Maçka'da tamamladıktan sonra öğretmeninin teşvikiyle 1983 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı'na girdi. 1988 yılında konservatuvarı bitirip aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesinde Halk Müziği üzerine Sosyal Bilimler yüksek lisans eğitimine başladı. 1991 yılında yüksek lisans eğitimini tamamladı.

30 Mart 2025 tarihinde KKTC'de konser verdiği esnada kalp krizi geçirdi. Daha sonra çağrılan ambulans ile Gazimağusa Devlet Hastanesine kaldırılan 58 yaşındaki sanatçı hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen 31 Mart 2025 tarihi saat 00.42’de öldü. 1 Nisan tarihinde Barbaros Hayrettin Paşa Camii'nde cenaze namazı kılındı. Cenazesi 2 Nisan tarihinde, memleketi Trabzon'un Maçka ilçesinin Güney Mahallesi'nde defnedildi.

Diskografi

Stüdyo Albümleri

1989: Suların Horon Yeri
1993: Efulim
1994: Gelir misin Benimle
1996: Volkanik Parçalar
1998: Pedaliza
2000: Şimal Rüzgarı
2003: Maranda
2006: Mora
2009: Mimoza
2012: Lifor
2015: Manolya
2017: Klasikler 1
2019: Dalya


Durum

 




DURUM 
Maça gitmezsin, dans etmeyi bilmezsin
Müzik dinlemezsin.
Kahveye gitmezsin, kağıt oynamazsın.
Toplumsal hiç bir eylemin yok
inek gibi yaşıyorsun işte İnek.
Gündüz çayıra gece ahıra
Bunu mu yapmaya geldin Dünya'ya desek
İnek diyecek ki;
Ya sen bu sözü bana nasıl söylersin
Şu buzdolabını bir aç bak
Süt benden, yoğurt benden
Kıyma benden, sucuk pastırma benden köfte benden
Ayağındaki ayakkabı, belindeki kayış benden
Ben olmazsam pantolonunu bile bağlayamazsın..
Sen ne yapmaya geldin be adam
Kereste olmazsın, sobada yanmazsın
Saçından iplik bile olmaz
Sen niye geldin, niye geldin Dünya'ya be adam.




Abdel Halim Hafez - Fincanın falcısı


Abdel Halim Hafez



Fal ve Falcılarla ilgili sanıyorum ülkemizde de Türkçe sözlü Plaklar okundu, ilk başta aklıma gelenlerden Kamuran Akkor'un yorumu ile Hakkı Bulut bestesi
'Falcı', Behiye Aksoy Hanımefendinin 'Devam et falcı dedim' geliyor ama en çok etkili olanlardan mesela Cengiz Tekin Üstadımızın bize ayrılık gözüküyor bu çıkan falda birleşmemiz imkansız 'Falcı da farkında' adlı bestesi hafife alınır gibi değildi .
Sözlerini anlamakta biraz zorlansamda birazcık Arapçam ile biraz da tercüme ile çeviride bulunduğum aşağıda dinleyeceğiniz eser gerek müziği ile gerekse sanatçının yorumu ile bütün bildiklerimi unutturdu ve liste başı oldu Falcı konusunda...


Oturdu, gözlerinde korkuyla ters çevrilmiş fincanıma baktı.

Abdo'nun Mezarı (Mezarımı Taştan Oyun)



Abdo'nun Mezarı (Mezarımı Taştan Oyun)





İyi bir gişe yapan filmlerdendir, Hüseyin Peyda bu film ile Türk sinemasında farklı bir çığır açmıştır.
Bu eserin adıile birçok sinema filmide çekilmiştir türkünün hikayesini pek yansıtmasada zamanında gişe rekorları kırmıştır, öyleki torbayla kağıt para taşındığını anlatıyorlar bazı anektotlarda...

Türk Sinema Tarihinde en fazla seyirci toplayan yerli yapım olduğu görüşünde birleşirler. Bu gerçeği filmin yapım ekibinde görev alan Peyda’nın yakın dostlarından Hüseyin Mısır da doğrulamış ve o günlere dair anılarını Akçakale’de yaptığımız bir görüşme sırasında:

“Biz sinemaları kiraladık.Hal böyle olunca, neredeyse bir ay ve her gece kiraladığımız İstanbul sinemalarını iki koldan dolaşır, kesilen bilet koçanlarını ve elde edilen hasılatı şeker çuvallarına doldurur, bir arabanın bağajına atar ve Hüseyin Peyda’nn evinde buluşurduk” sözleriyle anlatmştı ve her defasında duygulanmış ve gözleri ıslanmıştı.

Benzer bir anektodu Mustafa Dişli’den de dinlemiştim bir kaç kere. Kendisine özgü esprili üslubuyla; “kağıt para saymaktan parmaklarımın uçları nasır tuttu. Para çuvallarını taşımaktan belim fırk/fıtık oldu” der kahkahayı basar ve mutlaka “hey gidi günler hey” diye de hayıflanırdı.

Sinema eleştirmeni Orhan Ünser;

“O yıllardaki sinema salonu sayısı, koltuk sayısı, gösterimlerde kesilen bilet adedi ülke genelinde ne kadar değerlendirildi, bunu bugün kontrol etmek mümkün değil. 1951 yapımı Mezarımı Taştan Oyun’un değil gösterime çıktığı sezon kestiği biletin ne kadar olduğunu, kaç yıl gösterimde kaldığını belirleyebiliyor muyuz? Güneydoğu Anadolu’da bu sezon yıllar sürdü ve konu iki kere aynı adla, bir de Peyda’nin bir diğer filmi Söyleyin Anama Ağlamasın adı ile üç kez daha “yeniden” çekildi”(*) cümleleri Hüseyin Peyda’nn dostlarını yıllar sonra doğrular ve destekler.

O günlerin tanıklarından Gazeteci-Yazar Hıncal Uluç, Ülkü Tamer’in ‘Alleben Anıları’ isimli kitabını tanıttığı köşe yazısında;

”Ben mezuniyetimi "Mezarımı Taştan Oyun" ile kutlamıştım. Hüseyin Peyda'nın filmi.. Bugün Eşkıya nasıl efsane ise, Mezarımı Taştan Oyun, o zaman oydu. Akla hayale gelmez bir seyirci sayısına ulaşmıştı... Antep'te de en az 40 hafta oynamıştır”(**) diyerek Hüseyin Peyda’nn ve filminin gördüğü ilginin ve haslatın altını çizer.

Tevfik Çavdar; “Bir Lokma Bir Hrka’ya Mahkum Edilmek” başlıklı yazısında; “dumanlı bakışlı mecnun” dediği Hüseyin Peyda’nn "Mezarımı Taştan Oyun" adlı filminin aylarca afişlerden inmedigini (***) yazar.

Hüseyin Peyda’yı sinemada kalıcı kılan Mezarım Taştan Oyun filminin başarısı, bilimsel araştrmalara da konu edilir.

“Dönemin büyük gişe başarısı kazanan melodramlarından biri Anadolu’yu defalarca dolaşan, sinema önlerinde kuyruklar oluşmasna yol açan Hüseyin Peyda’nn yazıp yönettiği ve başrolünde oynadığı 1951 yapımı Mezarm Taştan Oyun filmidir. Atf Ylmaz’n da yönetmen yardımcılığı yaptığı bu filmde Abdo Bey rolüyle Hüseyin Peyda efsaneleşmiştir. Dönem filmlerinde sk görülen dansöz, gazel, gözyaşı ve komedi öğeleri bu filmde de vardır. Peyda bu filmi -baş rolde Nuri Sesigüzel ile- 1969’da tekrar çekecek, film ayn etkiyi yakalayamayacaktır. Bu durumun nedeni Peyda ile Sesigüzel ‘in sinema oyuncusu karizmalarında aranabilir. Sesigüzel dönemin sevilen bir türkücüsüdür, ancak sinema seyircisi açsndan önemli olan karizmatik yıldız tipi Peyda’da daha belirgindir. Filmin 1951 tarihli ilk çeviriminin beğenilmesinde Peyda’nn daha çok kadınlara çekici gelen bu yönünün etkili olduğu söylenebilir.”(*)

Burhan Ayeri, filmin vizyona girişinden 50 küsur yıl sonra; 10.10.2010 tarihli Akşam Gazetesi’nde çocukluk günlerinde İskenderun'daki Kanatlı Sineması'nda seyrettiği filmleri anlatırken;“İçlerinden bir tanesi, 'Mezarımı Taştan Oyun'un yeri ayrıdır. Mavi gözlü merhum Hüseyin Peyda'yı unutmak mümkün değil. 'Aşk, entrika, ölüm' hepsi bir aradaydı. Kızın cenazesi omuzlarda taşınırken patlatılan uzun hava kulaklarımızdan çıkmadı. İçeride, takılıp kaldı” der.