Feyruz
ile köşedeki kafede
Güneş uzak ufkun kıvrımlarından süzülerek ortaya çıktığında, beyaz gelinlikli bir siluet ve koyu renkli güllerden oluşan bir buket taşıyan ay meltemi bana doğru geliyordu gördüm. Onlar yaşamıyorlar doktor! Türkü söylediklerini duymadım inanabiliyor musun? Aşık olmuyorlar, uykusuz geçirdikleri bir tek gece yok.
Arabic
Ayın Komşusu
Elias Rahbani
Fairouz
Fayrouz
Feyruz
Kahve
Köşedeki kahvede
Rahbani Kardeşler
Şiirin Sesi
Yıldızların Elçisi
Güneş uzak ufkun kıvrımlarından süzülerek ortaya çıktığında, beyaz gelinlikli bir siluet ve koyu renkli güllerden oluşan bir buket taşıyan ay meltemi bana doğru geliyordu gördüm.
Türkiye’de pop müziğin kadın öncülerinden biri olan Banu Kırbağ, sadece sesiyle değil, besteci, aranjör ve orkestra şefi kimliğiyle de iz bıraktı. 2 Mart 1951’de İstanbul’da doğan Kırbağ, 18 Ağustos 2025’te aramızdan ayrıldı. Onun hikâyesi, sahne ışıkları altında geçen bir ömürden çok daha fazlasını barındırıyor.
Müziğe lise yıllarında okul orkestrasında amatör solist olarak başlayan Kırbağ, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda şan ve solfej eğitimi aldı. 1972’de Zafer Dilek ve kız kardeşi Hülya Kırbağ ile birlikte kurduğu Zafer-Banu-Hülya üçlüsüyle ilk profesyonel deneyimini yaşadı. Dört 45’lik ve bir albümle süren bu birliktelik, 1976’da sona erdi.
1977’de sahne adını kısa bir süreliğine “Banu Arman” olarak değiştiren sanatçı, sonrasında sadece “Banu” ismiyle yoluna devam etti. 1978’de seslendirdiği Ölsem de Bir Kalsam da Bir ve Unutulur (Kalacağım) ile büyük çıkış yaptı. Aynı dönemde Timur Selçuk’un yönettiği Çağdaş Dershane’de aldığı teorik eğitim, müzikal vizyonunu derinleştirdi.
Banu Kırbağ, sadece şarkıcı değil, aynı zamanda müzikte kadınlara açılmamış kapıları aralayan bir isimdi. 1984’te yayımlanan Anlatamıyorum albümünde hem beste hem de düzenleme yaparak Türkiye’nin ilk kadın aranjörlerinden biri oldu.
1987’de Kuşadası Altın Güvercin Müzik Yarışması’nda Ayşegül Aldinç’in seslendirdiği Bir Bahar Aşkısın adlı bestesiyle sahneye çıktı; otuz kişilik orkestrayı yöneterek Türk pop tarihinde “ilk kadın orkestra şefi” unvanını aldı.
1991’de Zerrin Özer’in seslendirdiği Bırak Ellerimi ile TRT’den “Yılın En İyi Bestesi” ödülünü kazandı.
Kırbağ, müzik hayatı boyunca Şanar Yurdatapan, Yusuf Ziya Ulusoy, Hasan Hüseyin Demirel, Murat Kalaycıoğlu ve Alp Murat Alper gibi isimlerle çalıştı. Edip Akbayram’ın 1988’de yayımladığı Özgürlük albümünde vokal yaparak dayanışmacı tavrını da ortaya koydu.
2000’li yıllarda Ankara Büyükşehir Belediyesi Şehir Orkestrası’nda solistlik yaptı. MESAM’da denetim kurulu üyeliği üstlendi. Hayatının son döneminde sahnelerden biraz uzaklaşsa da müziğe ilgisi hiç bitmedi.
18 Ağustos 2025’te kanser nedeniyle 74 yaşında hayata veda etti. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Banu Kırbağ, “Ölsem de Bir, Kalsam da Bir” dediği şarkısıyla yıllar boyunca hafızalarda kaldı. O, sadece bir yorumcu değil; besteleri, düzenlemeleri ve müzikte açtığı yollarla Türk pop tarihinin unutulmaz kadınlarından biri oldu.
![]() |
| Üç Hürel, , 1972. |
Çünkü bazen insan ruhu da, tıpkı demir gibi, zamanla oksitlenir.
Evet, kimyasal bir tepkime gibi düşünürsek, müzik ve ses de dönüştürücü bir güç taşır.
1960'ların ortasında kurulan müzik grupları — Rave-up’lar, Power Trio’lar — sert seslerin hamlığını yüksek enerjiyle örterken, Cream gibi gruplar bile sahnede yüksek volümle çalmayı tercih ediyordu. Ancak, Üç Hürel gibi birleşik ve bütünlüklü ses birlikleri oluşturan gruplar çok azdı.
Sanki diğer grupların bir “müzikal omurgası” yoktu. Başarılı olamamışlardı.
Bazı grupların rock'n roll tarihinde sonsuza dek kalması gerekiyordu. Ancak Üç Hürel, sadece bir araya gelip müzik yapan kardeşler değil; toplumun dertlerine, neşelerine ortak olan, çoğulcu bir anlayışı benimsemeyen, ama samimi bir ses bırakan ender gruplardan biri oldu.
Üç Hürel Kardeşler, 50 yılı aşkın süre müzik yapmaya devam etmiş gerçek bir kardeş grubuydu. Onların hikâyesi, bir rock’n roll masalıydı.
Onlar, başarının ölümsüz bayrağıdır.
Müziğe, İstanbul’da ilkokul tiyatrolarında Elvis Presley ve diğer klasik rock’n roll parçalarını söyleyerek başladılar. 27 Kasım 1965’te Fatih’te Kamer Düğün Salonu’nda ilk kez sahne aldılar ve gruplarına “Yankılar” (Yankees) adını verdiler. Ancak bu ismin başka bir grup tarafından kullanıldığını öğrenince isim değişikliğine gittiler:
![]() |
| İstanbul Dörtlüsü 1967 |
1967’de Zeki Müren’in “Benim Olsan Sana Verirdim Ben Canımı” şarkısını twist formunda yorumlayarak Altın Mikrofon Yarışması’na katıldılar. Sonraki yıllarda "Biraderler" ismiyle ciddi sahne deneyimleri yaşadılar. Diskotek dergisinin yarışmasında ikinci oldular.
1970'lerin başında Feridun Hürel, Selçuk Alagöz Orkestrası’nda çalmaya başladı. Diğer kardeşler de Anadolu turnelerine katıldılar, yeni enstrümanlar aldılar. Nihayetinde, 20 Temmuz 1970'te, Kabataş Vapur İskelesi’nde enstrümanlarla dolu bir minibüste "Üç Hürel" kuruldu.
Babalarıyla beraber yaptıkları çift saplı Saz-Gitar, grubun sembolü haline geldi. Bu enstrüman bin yıllık Türk sazı ile batının elektro gitarını (Fender Stratocaster) birleştiren bir sentezdi.
Grup; wah-wah, fuzz, distorsiyon, sustain gibi efektlerle Batılı tınıları doğu motifleriyle birleştirdi. Aziz Ahmet, Ersen, Alpay ve Nesrin Sipahi gibi sanatçılar tarafından fark edildiler.
Hatta Erkin Koray bile onlardan biriyle çalmak istedi. Bu, onun Üç Hürel’in yaratıcılığını ve özgünlüğünü kabul etmesi demekti.
Üç Hürel, Türkiye'deki birçok gruptan farklı olarak, kendi bestelerini başkalarına çaldıran bir gruptu. Bu onları benzersiz kıldı.
1977’de askerlik, evlilikler, 1980 Darbesi, yurtdışı yolculukları ve ailede yaşanan ölümler nedeniyle grup dağıldı. Feridun Hürel, 1980’de Londra’ya yerleşti.
Ancak 1996’da tekrar bir araya geldiler ve geri dönüş albümleriyle sevenlerine merhaba dediler.
1999’da, Türkiye’nin kaotik olduğu bir dönemde, son albümleri "1953-1999: Dönerler Zaten" ile müzikseverlere veda ettiler. Kapakta, çocukluklarına ait sepya tonlarında bir aile fotoğrafı yer aldı.
Bu albüm, işitsel ve görsel olarak şu mesajı verdi:
"Biz hâlâ kardeşiz."
Üç Hürel, yüksek sesleri, özgün ritimleri, yalnızca kendilerine ait enstrümanları ve samimiyetleriyle müzik tarihine damga vurdu.
Onlar sadece bir grup değil, gerçek anlamda bir efsaneydi.
Ve bence:
1880’li yıllar…
Marmara Adası'nın deniz kokan yamaçlarından, İstanbul’un kadim kıyılarına yol alan bir kaptan vardı: Asteri Dulidis. Eminönü ve Balat’a yük taşıyan bu sessiz deniz adamı, her seferin sonunda birkaç gün Balat’ta soluklanır, o tuzlu rüzgârla iç içe bir yaşam hayal ederdi.
Bir sabah, Şirket-i Hayriye vapurundan inen genç bir Rum kızına rastladı. Elinde bir bohça, yüzünde kentin sabahını taşıyan bir ifadeyle yürüyordu. Asteri, kalbinin dümenini başka bir yöne çevirdi o an. Tanıdıklar aracılığıyla başlayan mektuplar, birkaç ay içinde zarflara sığmaz duygulara dönüştü. Evlenmek istedi. Ancak gelen yanıt beklenmedikti:
“Kaptanın parası puldur, karısı duldur.”
İstanbul’da kök salmaya karar verdi. Geçici limanları kalıcı yuvaya dönüştürmek isteyen Asteri, Balat’taki eski Çıfıtçı Çarşısı’ndan bir arsa satın aldı. Üzerine, 1890 yılında, ileride yüzlerce anının mekânı olacak Agora Meyhanesi’ni inşa etti.
İlk yıllarda masa yoktu; büyük şarap fıçıları üzerine oturulurdu. Mahallenin çingeneleri, esnafı, balıkçısı; gün batarken orada toplanır, şarapla sohbeti yoğururdu. Ucuz ama içten bir yudumluktu burası. Çok geçmeden İstanbul’un dört bir yanından insanlar Agora’nın kapısını çalmaya başladı.
Yıllar aktı… Asteri yaşlandı ve yerini oğlu Stelyo Dulidis’e bıraktı. Ne var ki tarihin karanlık sayfalarından biri, Agora’nın üstüne gölge gibi çöktü. 6-7 Eylül 1955 gecesi, İstanbul'daki Rum azınlığa yönelik saldırılarda Agora Meyhanesi de ateşe verildi. Mekân küle döndü. Stelyo, denize bakan bölümü elden çıkarmak zorunda kaldı ama kalan kısmı elleriyle onarıp yeniden hayata döndürdü.
Bir sonraki kuşakta meyhanenin dümenine Hristo Dulidis geçti. Ancak zamanın rüzgârı onu 2001 yılında Selanik’e savurdu. Gitmeden önce, gençlik yıllarında meyhanede komilik yapmış olan Ersin Kalkan’a mekânı cüzi bir bedelle devretti.
Ersin, yalnızca eski bir komi değildi. Agora'da çalışırken tanıştığı Cemal Süreya’nın önerisiyle onun asistanı olmuş, şiire ve hayata farklı bir gözle bakmaya başlamıştı. Yıllar sonra gazetecilik yolculuğu da yine bu meyhanede başlamıştı.
Ancak Agora’nın hikâyesi sadece bu duvarlarla sınırlı değildi. 1959 yılında İzmir’de tıp okuyan genç bir şair, Dr. Onur Şenli, "Gece, Şarap ve Aşk" adlı bir şiir kaleme aldı. Şiiri fakülte dergisine gönderdi. Editör, başlığı değiştirerek “Agora Meyhanesi” adını verdi. Şiir öyle sevildi ki, besteci İsmet Nedim tarafından bestelenip şarkıya dönüştürüldü.
Şarkı, dönemin büyük sesleri tarafından yorumlandı. Ama işin ilginci, bu şiir ve şarkı aslında İzmir’in Agora semtindeki meyhaneleri anlatıyordu. Yine de insanlar, ismin büyüsüne kapılıp İstanbul’daki Agora’ya akın etti. Ve meyhane bir efsaneye dönüştü.
Yeşilçam burayı keşfetti. Tam 286 filmde, içki kadehleri bu taş masalarda tokuştu, hüzün burada şarkı oldu. Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Ayhan Işık gibi yıldızlar, meyhanenin sisli lambaları altında unutulmaz sahneler çekti.
Yıl 2013...
Mimar Hakan Kıran, meyhaneyi özgün mimarisiyle restore etti. Taş duvarlar bozulmadı, ahşap masalar yerinden oynamadı. Mekân, "Tarihi Agora Meyhanesi 1890" adıyla yeniden açıldı. Bugün hâlâ ayakta.
Agora Meyhanesi artık sadece bir içki mekânı değil; bir bellektir. Asteri’nin aşkı, Stelyo’nun sabrı, Hristo’nun vedası, Ersin’in hikâyesi, Cemal Süreya’nın dizeleri, Onur Şenli’nin kalemi ve Yeşilçam’ın gölgeleri… Hepsi bu taş duvarların arasında bir zaman hâlâ yaşıyor.
AGORA MEYHANESİ
"sana bu satırlarıAh Sevgilim
Ah sevgilim, bu gece ve gökyüzü...
Yıldızlar, ay ve biz
Bütün gece birlikte olacağız.
Sen ve ben, hayatım,
İkimiz de aşkın en derin yerindeyiz.
Aşkımız... aman tanrım, aşkımız
Tüm gece boyunca bizimle uyanık kalacak.
Bizi mutlulukla besleyecek,
İçimize huzur fısıldayacak.
Sevgilim, gel... geceyi birlikte yaşayalım.
Ve güneşe söyle,
Bir yıl sonra gelsin
Bir yıldan önce değil!
Tutkulu bir gece bu,
Binbir geceye bedel...
Böyle bir güzellik
Tüm bir ömrün özeti değil de nedir?
Ah sevgilim, gel geceyi saralım birlikte,
Ve güneşe fısıldayalım:
Henüz doğma... henüz çok erken...
Aslen Diyarbakır'lı olan Yusuf Harputlu, 01 Ocak 1981 tarihinde Elazığ'da doğdu. 3 erkek ve 3 kız çocuğuna sahip olan bir ailenin çocuğu olan Yusuf Harputlu, erkek kardeşlerin en küçüğüdür. Eğitim hayatında ilkokulu "Adana Karacaoğlan İlkokulu"nda okudu. Maddi imkansızlıklar nedeniyle "Ömer Refika Halıcılar Ortaokulu"nda 3. sınıfa kadar okuyabildi. Müziğe 11 yaşlarında merak saran Yusuf Harputlu, 3-4 yıl boyunca kendini bu alanda yetiştirmeye başladı. Kısa bir süre sonra ise demo kaset hazırladı.
Yusuf Harputlu'yu çalışmalarında o güne yalnız bırakmayan ağabeyi demo kaseti alıp İstanbul'a geldi ve ilk olarak Mustafa Topaloğlu'na dinletti. Mustafa Topaloğlu genç sanatçı adayındaki farklılığı görüp onu İstanbul'a çağırdı. Ağabeyine "Sen Adana'ya dönebilirsin artık o bizim evladımız gibidir, sizin hiç şüpheniz olmasın" diyerek Yusuf Harputlu'yu alıp evine götürdü. Kaset çalışmaları başlamıştı. Ve 2-3 ay geçmeden Hilmi Topaloğlu'nun oğlunun sünnet düğününde sahneye çıktı. Sahnede ilk olarak Havar adlı türküyü okudu. Hilmi Topaloğlu kaseti kendinin yapacağını söyledi. Yusuf Harputlu ertesi gün Prestij Müziğin sanatçısıydı. "Ahucan" adlı kaset Yusuf Harput'un ilk albümü… Genç sanatçı adayının ilk klip parçası ise "Ormancı".

Türküler: Türk Kültürü’nün Aynası
Türküler, Türk kültürünün aynasıdır; toplumun sosyoekonomik yaşamından izler taşır. Aşk, ölüm, gurbet, sıla, ayrılık, kavuşma, acı, sevinç... Kısacası insanın iç dünyasında ne varsa türkülerde bulmak mümkündür. Toplumun yaşam biçimini, kültürünü birebir yansıtır türküler.
Anadolu insanının geçim kaynağı olan tarım, yalnızca gündelik hayatını değil, türkülerini de derinden etkilemiştir. Tarımın başladığı bu topraklarda, türkülerde tarım temalarının yer almaması düşünülemez. Zira her türkünün ardında bir hikâye vardır. Ünlü halk ozanı merhum Özay Gönlüm’ün de dediği gibi:
“Türkü dediğin yüzyıllardır halk dilinde dizile dizile, saz telinde süzüle süzüle gelir. Bir olay olur, halk onu içinde oldurur; dilden dile, kulaktan kulağa dolaşıp en sonunda türkü olur.”
Biz de bu düşünceden yola çıkarak, bundan sonraki sayılarımızda tarım temalı türkülerin hikâyelerini sizlerle paylaşacağız.
“Burçak Tarlası”
İlk olarak, "Burçak Tarlası" türküsünün öyküsünü anlatmak istiyoruz. Türkünün sözleri, köye gelin giden şehirli bir kadının yaşadığı sıkıntıları dile getiriyor. Ezgisi hareketli olduğu için bu sıkıntılar, dinleyiciye hüzünle değil, adeta bir tebessümle ulaşıyor. Yozgat ve Konya varyantları da olan bu türkünün Tokat yöresinde anlatılan hikâyesi şöyle:
Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köyde yaşayan İhsan, çalışkanlığı ve elinin çabukluğuyla tanınan, kara kaşlı kara gözlü bir Anadolu delikanlısıdır. Hem köy ahalisi hem de annesi onunla gurur duyar. Annesinin en büyük arzusu, her anne gibi oğlunun mürüvvetini görebilmek; becerikli, hamarat bir gelinle evlenmesidir. Bu dilekle gece gündüz dua eder.
Bir gün İhsan, askerlik için İstanbul’a gider. İlk kez gurbete çıkan delikanlı, içinde hem tedirginlik hem de büyük bir heyecan taşır. İstanbul’da en çok sevdiği şey, deniz kenarında oturup hayal kurmaktır. Bir izin gününde deniz kıyısında otururken, yüzü peçeli, bakışlarıyla gönül çelen bir kadınla karşılaşır. Bu kadının adı Banu’dur.
Ancak İstanbullu, zengin bir ailenin nazlı kızı olan Banu için köy hayatı çok zordur. Duvarları tezekle sıvanmış, iki gözlü bir köy evine geldiğinde kendini bambaşka bir dünyanın içinde bulur. Kocasının “Bir süre idare edelim” sözlerine ve ona olan aşkına tutunur. Artık baba ocağından çıkmıştır, dönüş yoktur.
Annesinin bir tabak bile yıkatmadığı Banu, daha elindeki kınası solmadan, kaynanasına yardım etmek için tarlaya gitmek zorunda kalır. Uçsuz bucaksız burçak tarlasında, çıplak elleriyle dikenlerin arasında çalışan kaynanasını ve görümcesini görünce şaşkınlığa uğrar. Kaynanasının uyarısıyla kendine gelir ve zamanla bu hayata alışmaya çalışır. Artık güneş onun üzerine doğmamaktadır...
Zamanla yeni hayatına uyum sağlasa da içindeki özlem ve hüzün dinmeyen Banu, derdini türkülere döker. Onun feryadı, zamanla dilden dile dolaşır ve bir gün, “Burçak Tarlası” türküsüne dönüşür...
2018 yılının Mart ayının dördüydü. Soğuk bir Pazar sabahı, saat henüz beşi gösteriyordu. Mahalle hâlâ uykudaydı. Ta ki karşı komşudan gelen o acı dolu ses yankılanana kadar…
Bir çığlık… Bir ağlama… Ardından telaşla açılan kapılar, yanan ışıklar, koşuşturan insanlar… Mahalle, daha gün doğmadan karanlığa bürünmüştü. Çünkü herkes aynı soruyu soruyordu:
“Yoksa kötü haber mi var İbo’dan?”
Kapılar çalındı, ablası başını iki yana sallayarak ağladı. Herkes sessizce anlamıştı artık. İbo gitmişti. Sessiz, sakin, kimsesiz hayatının sonunda, uykusunda göçüp gitmişti bu dünyadan.
Bir ağıt gibi yankılandı sokakta:
“Uyan İbo gardaş, uyan böyle nereye?
Alır götürürler seni yukarı, tekkeye…”
Ama o uyanmadı. Bir daha da dönemedi mahallesine, evine.
Kardeş yüreği dayanamadı. Gözyaşlarıyla parçalandı. Yağmur çiseliyordu, tekkenin başında gençler, İbo’nun üzerine bir kefen örttüler. Hoca dualar etti, cemaat hep bir ağızdan “Âmin” dedi.
Yaşlılar iç geçirdi:
“Ölüm sırası büyüklerindir… Bu gencecik çocuklar ölmesin...”

İbo’nun bir evi olmadı hiç. Sivas'ta kahvehanelerin önünde geçirdi ömrünü. Ayakkabı boyacılığı yaparak kazandığı üç beş kuruşla bir sigarasını alır, kimseye yük olmamaya çalışırdı. Konuşunca sohbetli idi ama gözlerinde derin bir hüzün vardı. İnce, zayıf, dal gibi bir çocuktu. Yağız tenliydi. Karakaşları, kara gözleri, oya gibi kirpikleriyle bir garip delikanlıydı. Herkese saygılı sevgi doluydu. Gönlü zengindi, gözü tok.
Ablasında kalırdı. Sabah erkenden çıkar, akşam sessizce dönerdi. Sadece yatmak için. Bu dünyada gülmedi yüzü hiç. Ama belki… Belki öbür dünyada güler artık.
Gül İbo gardaş… Gül orada.
İsmet Üngör 4 Mart 2018
Ortadoğu’nun dünyaya sesini duyuran en büyüleyici yorumcularından Feyruz, bugün 83 yaşında. Yaşıyla, duruşuyla, geçmişten geleceğe uzanan büyüsüyle onu, Lübnan bayrağındaki sedir ağacıyla özdeşleştirmek haksızlık sayılmaz.
Kökleri Mardin’e uzanan bir hikâye...
Feyruz, Osmanlı döneminde Mardin’den sürgün edilen Süryani bir baba ile Lübnan Marunilerinden bir annenin dört çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Sahne ismi olarak seçtiği “Feyruz” (Firuze), Arapça’da umudun rengi olan turkuaz anlamına gelir.
Batov Records yine boş geçmiyor. Her seferinde dünya müziği tutkunlarının kalbini çalan bu etiket, bu kez yepyeni bir grubun ilk 45’liğini bizlerle buluşturuyor: Şatellites. Ve şimdi, sizlere özel olarak tanıtmak istediğimiz parça: “Deli Deli” – 70’ler Türkiye’sinden Jaffa’nın sıcak sokaklarına uzanan bir psikedelik funk yolculuğu.
Tel Aviv müzik sahnesinin üretkenliğine hayran kalmamak mümkün değil. 2020 yılında kurulan Şatellites, retro dokunuşlarla güncel sesleri birleştiriyor. Grup üyeleri şunlar:
Anadolu rock’tan uzay tınılarına, vintage psych’tan funk esintilerine kadar uzanan çok katmanlı bir ses dünyaları var. Kendilerini şöyle tanımlıyorlar:
“70’ler İstanbul’unun gizemli arka sokakları ile Jaffa-Tel Aviv’in güneşli kıyılarında kaybolmuş bir psikedelik laboratuvar.”
Parça, 70’lerin sevilen Türk halk sanatçısı Şakir Öner Günhan’ın bir eserine dayanıyor. Ancak bu yeni yorum, orijinalin hüzünlü havasını daha canlı, parlak ve kıpır kıpır bir forma taşıyor. Özellikle 6/8’lik ritmiyle ve Şatellites’in kendi yazdığı yeni bölümüyle adeta başka bir ruha bürünüyor.
Groovy bir bas riff’i, yer yer kıvrak baglama melodileri, synth dalgaları ve Yuli’nin büyüleyici vokalleri ile “Deli Deli”, sadece bir yeniden yorum değil, başlı başına bir şenlik.
Plak’ın diğer yüzü ise “Big Baglama” adlı parça. Şimdiden kulaktan kulağa yayılan bu eser, post-pandemi dans buluşmaları, breaker jam’leri ve partiler için adeta biçilmiş kaftan.
⚠️ Dikkat: Sınırlı sayıda basıldı. Koleksiyonerler ve DJ’ler için kesinlikle “kaçmaz” bir 45’lik!
Türk psych-funk’ın modern yüzü olarak Şatellites, geçmişe saygı duruşunda bulunurken geleceğe selam çakıyor. “Deli Deli”, bu köprünün tam ortasında, dans ettiren bir enerjide parlıyor.
İçinizdeki deli deli çalsın, bu parçayı kaçırmayın!
Bir yerlerde kaybolmuş gibiler…
Bir ucu 70’lerin gizemli İstanbul sokaklarında, diğer ucu Jaffa-Tel Aviv’in güneşli kıyılarında.
Ve şimdi o sesler, Batov Records etiketiyle yayımlanan Şatellites’in kendi adını taşıyan ilk albümünde buluşmuş.
Şatellites’in müziği, Anadolu’nun halk müziği mirasını alıyor, psikedelik gitar soloları ve dans pistini hareketlendiren baslar eşliğinde evrensel bir dile taşıyor.
Gitme, gitme ne olursun ! . Kasetçalar’da “Gitme” çalıyor. Tabii ki Derviş yorumluyor. Eser bitiyor, babam devam ediyor… Askerlik anıları...