Doyamadıklarımızdan Yavuz  Taner



         Doyamadıklarımızdan Yavuz  Taner

"O'nu tanımıyorsanız, müziği hiç okumamışsınız demektir." 

13 Temmuz 1949,  Gemerek / Sivas  -  14 Şubat 1990,  İstanbul

(Bestekâr, Orkestra Şefi, Söz yazarı ve Yorumcu)

Henüz çocuk yaşlardayken ailesiyle birlikte İstanbul’a göç eden Yavuz (Durmuş)Taner, müzik eğitimi alabilmek için ortaokulu yarıda bırakır.
1960–70’li yıllarda okuduğu 45’lik plaklar üzerinden bize yansıyan eserlerine baktığımızda, esas ilgi alanının Türk Halk Müziği olduğunu açıkça görebiliriz.
1980–90 yılları arasında Türk Halk Müziği Korosu’nda solist ve korist (koro solisti) olarak görev yapan Taner’in gönlünde yatan arabesk çalışmaları bu dönemde yavaş yavaş gün yüzüne çıkar.Bağlama ve ud başta olmak üzere pek çok enstrümanı profesyonel düzeyde çalabilen Taner, kendine özgü yeni bir tarz geliştirir ve bu sayede Türkiye'nin “Abdulhalim Hafız”ı olarak anılmaya başlar.
Taner’in sesinde yankılanan melodik türkü yorumları, dinleyicisini adeta keşiflerle dolu bir ruhsal yolculuğa, hatta bir “göç”e taşımıştır. 1964 yılında Aksaray Musiki Cemiyeti’ne girerek, Nida Tüfekçi, Adnan Araman ve Abdullah Nail Bayşu’dan Türk halk müziği dersleri alır.

Kısa ömründe bize miras bıraktığı 45’lik plakları ve Albüm Kaseti

 

·   1966 Sabahtan uğradım dostun bağına & Olaydım Olaydım (Arya Plak 61)

·   1967 Sen bahar Çağındasın & Sazımın Telleri (Cem Plak 520)

·   1967 Sen Gelsen Ne Olur & Kalbe Asla Değilmez (Arya 187)

·   1971 Kara Vicdanlı & Belki Hayat Bizimdir (Saba Plak)

·   1977 Güzel Kızlar & Gemiciler Kalkalım (Kervan 145)

 

·   1987'de Türküola Müzik Yapım şirketinin bünyesinde ''Yaşamanın Kuralı'' adlı albümü çıkar. 

 

İstanbul' un müzik sahneleriyle temas kurmaya başlar yenilikçi ve parlak müzik projelerinin kahramanı bir müzisyen olarak işbirliğine dayalı bir ilişki kurar.

Bağlamada kusursuzluğun yanında asıl başarısı bestelerinde saklıydı. Altyapılarda oluşturduğu kusursuz tınılar, birçok albümde öne çıkmayı başardı. İşte bu sebeple, arabesk tarihine damgasını vuran pek çok albümün yönetmenliğinde onun imzası bulunuyordu.  

Kısacası Yavuz Taner besteleri, farkını hissettirerek başta Müslüm Gürses, Bülent Ersoy, Yunus Bülbül, Hüseyin Altın, Kibariye, Muhittin Seçen, Bayram Şenpınar, Ayşe Mine gibi pek çok isim tarafından yorumladı.  

Başarılı müzik çalışmalarıyla; arabesk müziğinin gelişmesine en çok katkı sağlayan isimlerden biri olarak Yavuz Taner, özellikle, 1980'lerde fırtına gibi esti ve pek çok arabesk sanatçısının şöhret basamaklarını tırmanmasına öncülük etti. 

14 Şubat 1990'da bir kalp krizi sonucu vefat eden Taner, arabesk dünyasının en önemli kayıplarından biri oldu. 

Taner, doğuştan yetenekli olup fikirlerini ve duygusal ifadelerini doğru vurgulayan bir müzisyendi onun rehberliğinde, zaten güzel doğmuş şarkıları gölgede bırakmadan okuyan bir çok yorumcu sanatçılar bir dönemde onun sayesinde şöhretin zirvesine ulaştılar.

Yineliyorum Doyamadıklarımızdan birisiydin ...



 Kemal Üngör / Mart 2026    

 




Gitme, gitme ne olursun !

 

Gitme, gitme ne olursun !


Kasetçalar’da “Gitme” çalıyor.


Tabii ki Derviş yorumluyor. Eser bitiyor, babam devam ediyor…
Askerlik anılarından ve doyamadıklarımızdan söz açıyoruz.
Sadık, Müslüm, Yavuz, Ali gibi…
Hepsine rahmet olsun, nur içinde uyusunlar.
O hep dopdoludur; yakalayınca bırakmam.
Bir anda güzel anekdotlar paylaşıverir.
Bir şeyler yerli yerine oturunca ancak başladık sohbete.
Bir türlü sözlerini yazamadığını ifade ediyor.
“‘Gitme’ müthiş bir kelime, öyle değil mi Kemal?” diye soruyor.
Dinliyorum ve hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışıyorum.
O arada yine yakaladım…
“Asker ocağı dediğin bildiğin yazıhane işte. Odaya girdim, selam sabah konuşuyorum kendi kendime. Bir baktım, Yavuz her zamanki gibi ritim tutmuş, mırıldanıyor; parmakları ise ona eşlik ediyor,” diyor.
“Baba, sus,” diyerek işaret diliyle uyarıverdi beni.
Bitene kadar ben de Yavuz’un çikolatalarından atıştırıp onu dinledim.

Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…

 

Zeki Müren

 “Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…” Dedesi Hacı Mehmet Efendi’nin, bebek Zeki Müren’in göbeği kesildikten sonra kulağına söylediği ilk ninni buymuş. “Dedem ezan okurken tüm Bursa sokağa çıkıp dinlerdi” demiş, sesini nereden aldığını göstermek istercesine.



Bursa’nın en iyi giyinen erkeği olduğunu söylediği babasının kucağında, yemek masasında Selahattin Pınar’ın şarkısını söylerlermiş birlikte “Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen… Kıskan beni, göğsünde uyut, yan ateşimden…” Ahşap evlerinin bahçesindeki, sardunya saksılarıyla çevrili havuza düşen bez bebeği Tomris’in su geçişini tıkayan şişmiş halini unutmamış. Kokuları da unutmamış; ne Mora’dan muhacir, hep beyazlar giyip saçını topuz yaptığı için Temiz Hayriye diye anılan babaannesinin gramafonunun içindeki makina yağı kokusunu, ne Bursa’ya gelen çadır tiyatrosunun şarkıcılarının sürdüğü esansın, yaptıkları makyajın, hatta sahne arkasındaki tuvaletten yayılan kokuyu. İstanbul’a ilk gelişinde burnuna gelen kokuyu, Bursa’daki çadır tiyatrosunun kokusuyla karşılaştırır ve İstanbul’un kokusu ağır basar. Ne de olsa, çadır tiyatrosu için “bu güzellikler nereye gidiyor acaba anne?” diye sorduğunda, “kimbilir oğlum? Ama herhalde en sonunda yine İstanbul’a dönerler…” cevabını alacaktır. Ve içine atılan tüm “bu güzelliklerin tohumları, tüm ülkenin en karışık duygularının en ilginç tezahürlerini doğuracaktır. Zeki Müren’in bir yıldız olarak doğuşu, büyük bir kitlenin avuçlarının arasından kayıp gittiğini gördüğü bir estetiğin, bir anlam dünyasının sonbaharının buruk tadını doldurur ağızlara. Zamanın yavaş aktığı, kahvenin mangala sürüldüğü, mehtaba çıkılan, bülbül dinlemeye gidilen, ölümlülüğün tadını sakince çıkarmayı bilmeye fırsatı olmuş kalender bir dünyanın son temsilcisi, aslında daha ziyade, sonunun temsilcisi gibi müstehzi gülümser. Geleneğin kendisini değil, modernliğin onu ittiği yenilenme, hayatta kalma, uyum sağlama, yeni bir estetik dünya kurma çabasını temsil eder adeta.


Gitarın Büyücüsü Zafer Dilek

 


Gitarın Büyücüsü Zafer Dilek




Türk müzik tarihinde bazı isimler vardır ki, görünürlükleri sınırlı olsa da arkalarındaki iz silinmez bir derinlik taşır. Zafer Dilek, bu özel isimlerin başında gelir. Hem icracılığı hem düzenlemeciliği hem de bestecilik becerisiyle, özellikle 1970’li yılların Türk pop ve folk-rock sahnesinde kendine özgü bir köprü inşa eden Dilek, dinleyenlerin hafızasında “gitarın büyücüsü” olarak yer etmiştir.

Zafer Dilek’i farklı kılan en önemli unsur, gitarı yalnızca bir enstrüman olarak değil, adeta sesle resim yapan bir fırça gibi kullanmasıdır. Anadolu’nun folklorik ezgilerini Batı’nın armonik yapısıyla buluştururken ne yöresel duyguyu incitir ne de modern müzik estetiğinden taviz verir. Bu denge, onun düzenlemelerine benzersiz bir kimlik kazandırmış; pek çok türkü, Dilek’in dokunuşlarıyla yeni bir soluk almıştır. Elektrik gitarın karakteristik tınısını bağlama yürüyüşleriyle harmanlarken gösterdiği ustalık, o dönemde Türkiye’de pek az müzisyene nasip olmuştur.

Dilek’in stüdyo müzisyeni olarak üstlendiği rol de kariyerinin önemli bir parçasıdır. Pek çok sanatçının albümünde arka planda sesi duyulan, ama ismi çoğu zaman kapakta görünmeyen bir emek ustasıdır o. Bu alçakgönüllü varlığı, onun işine duyduğu saygının bir göstergesidir. Müzik dünyasında bilinen bir hakikat vardır: Bir parçayı doğru kişilerin ellerine teslim etmek, ona yepyeni bir hayat kazandırır. Zafer Dilek tam da bu “doğru eller”in sembol isimlerinden biri olmuştur.

1970’lerde yayımladığı enstrümantal albümler, hem melodik zenginlikleri hem de dönemin reel-to-reel kayıt atmosferini taşıyan dokularıyla bugün hâlâ koleksiyonerlerin gözdesidir. Bu albümler, bir yandan Anadolu popun estetik çerçevesini genişletmiş, diğer yandan genç müzisyenlere enstrümantal ifadenin ne kadar güçlü olabileceğini göstermiştir.

Zafer Dilek’in müziğinde hâkim olan duygu, ustalığın sakin öz güvenidir. Gösterişe kaçmayan ama gösterişsizliğinde ihtişam barındıran bir yetkinlik… Dinleyici, onun bir melodiyi nasıl işlediğine kulak verdiğinde, her notanın bilinçli, her süsleme ve her geçişin özenle seçilmiş olduğunu hisseder. Bu nedenle eserlerinde “zaman aşımı” yaşanmaz; dönem ne olursa olsun müzikal estetik hep güncel kalır.

Bugün, Türk müziğinin dönüşüm süreçlerine bakıldığında, Zafer Dilek’in sessiz ama güçlü katkısı daha net görünmektedir. O, gitarı ile yalnızca melodiler üretmemiş; geleneği modernlikle buluşturan sağlam bir müzikal köprü kurmuştur. Bu nedenle onun adı, yalnızca geçmişin bir hatırası değil, Türk müzik kültürünün yaşayan bir referans noktasıdır.




Unutursun diye / Sadik Iclises



Unutursun diye

“Unutursun diye çok korkuyorum.”

Geçmişe dair ne söylesek eksik kalıyor aslında. “Geçmiş zaman olur ki…” deriz ya, ardından istemsiz bir iç çekiş çöker omuzlarımıza. Çünkü biliriz: zaman geçer, geçtikçe de insanın içindeki bir şeyleri alır götürür. Kimi hatıralar bir gölün dibine çöken sessiz tortular gibi kalır; elini uzatsan tutamazsın, ama varlıklarını hep hissedersin.

Büyüklerimizin “Ah o eski günler…” diye başlayan cümleleri, yalnızca bir sızı değil, zamana karşı verilen küçük bir mücadeledir belki. Çünkü her “eski”, artık elimize değemeyen bir sıcaklık, geri gelmeyecek bir an, göz kırpıp karanlığa karışan bir hatıradır.

Ben de bundan korkuyorum işte. Bir gün, bugünleri unuturuz diye. Bir bakmışız, yaşadığımız o güzel lahza, anlatıldıkça eksilen bir masala dönmüş… Geriye ise sadece buruk bir gülümseme, yanak kenarında sızlayan bir hüzün ve “keşke biraz daha kalsaydık o anın içinde” diyen sessiz bir iç çekiş kalmış.

Ama yine de kıymetli olan belki de budur: kaybolacağını bile bile sevmek, geçeceğini bile bile sarılmak, unutma korkusuyla daha çok hatırlamak.












Kara Camışları Vurdum Bayıra

 

Kara Camışları Vurdum Bayıra




Türküde anlatılan aslında garip bir çobanın hikâyesidir. Anasız, babasız, kimsesiz büyümüş; fakat köylü tarafından sevilmiş, sahiplenilmiş bir garip delikanlı… Yıllardır bildiği tek iş, köylünün malını mülkünü, davarını bayırda, çayırda otlatmaktır. Temiz niyetli, eli yüzü düzgün bu delikanlının yaşı başı da evliliğe varınca, kimsesi olmadığı için yıllardır emeğini gören köylüler ona vefa göstermişler; kendi denginde, hanım hanımcık bir kızla nişanlamışlar bu garip çobanı.

Gariban çobanın düğün günü yaklaştıkça yüreği yerinde durmaz olmuş. Hayatında ilk kez böyle bir mutluluğa kavuşacağı düşüncesi uykularını kaçırıyormuş. O güne kadar biriktirdiği tüm parasını, köyün yakınında yaptırdığı bir göz odalı evine harcamış. Geceler boyu sabahlara kadar hayaller kurarak evin orasını burasını işlemiş; kapısını, penceresini silmiş süslemiş. Hayal kurmaktan gözüne uyku girmez olmuş.

Ömrü boyunca doğru dürüst yeni elbisesi olmamış. Bu yüzden düğün için kendine lacivert bir takım almış ki kimse “Güveyinin elbisesi eski” demesin.

Düğün günü gelip çatmış. Bir yanda davul zurna, bir yanda saz söz… Çoban köyde herkes tarafından sevilirmiş; yardıma koşmayan kalmamış. Kimisi davul tutmuş, kimisi düğün aşı pişiriyor. Kimisi de bir tokluyu boynuzundan çekip çobanın evinin önüne bağlamış. Köylü, tek bir can olmuş çobanın düğününde; herkes düğünün sahibi, herkes düğüne davetli. Kimi halay çekiyor, kimi su dağıtıyor, kimi yer sofralarını düzenliyor. Güvey ise mutluluktan içi içine sığmıyor; hem nişanlısına kavuşacak olmanın heyecanı hem de köylünün dayanışması yüzünde ışık gibi parlıyormuş.

Sabahın erken saatlerinde camışları bayıra sürmüş, başlarına da bir çocuk bırakmış. “Bugünlük o baksın, yarından sonra yine sürünün başına geçerim” diye düşünmüş. Bir yandan sık sık lacivert takımına bakıyor, öte yandan camışları düşünüp içinden geçiriyormuş:
“Allah vere bir aksilik çıkmasa. Hayvanlar elin ekinine girip ziyan vermese… Vuruşup birbirini yaralamasalar…”

Akşam yaklaşmış, gelin birazdan getirilecek. Kız evine kızı almaya giden kalabalık yoldaymış. Güveyin yanında yalnızca iki sağdıç kalmış. Tam o sıra, sabah sürüyü teslim ettiği çocuk uzaktan görünmüş. Nefes nefese yanlarına varıp:

“Seyfettin emmilerin camışıyla Menco dayının camışı birbirine girdi. Kıran kırana dövüşüyorlar!” demiş.

Güveyin yüzünün rengi uçmuş. Sağdıçlar ona bakmış, o sağdıçlara… Gelin gelecek, davulun sesi yaklaşıyor; ama Menco’nun camışı gözünün önünden gitmiyor. O camış elinde büyümüş, malaklığını bilirmiş. Öteki camış desen, ona da kıyamazsın. Bu dövüşte mutlaka birinin yıkılacağı belliymiş.

Bir anda davulu da, gelini de unutmuş. Yolu bir çırpıda tutup koşmaya başlamış; sağdıçlar da peşinden. Dövüş alanına vardıklarında camışlar bayırdan aşağı inmiş, çayıra açılmış hâlde birbirine dikilmiş duruyormuş. Ölüm kalım anıymış; ikisi de ayaklarıyla yeri eşeliyor, burunlarından sanki alev saçıyormuş.

Çoban iki camışın ortasına geçip kollarını açmış. Her zaman böyle yaptığında hayvanlar onu tanır, kokusunu alır, bir metre kala durur; sonra biri bir yana, öteki öbür yana çekilirmiş. Ama bugün üzerinde her günkü yamalı giysileri değil, lacivert takım elbisesi varmış. Ne kendisi eski çoban gibi görünüyormuş, ne de camışlar onu tanıyormuş.

Camışlar iyice kızıp hızla koşmaya başlamışlar. Sağdıçlar kenardan heyecanla izliyormuş. İki hayvan vardı varacak, duracak gibi değiller. Çoban ise her zamanki gibi kendinden emin, kımıldamadan duruyormuş.

Ama bu kez öyle olmamış.

Camışlar çobanı yeni elbisesiyle tanıyamamış, kokusunu ayırt edememişler. Öyle bir vuruşmuşlar ki, arada kalan çobanın kemik sesleri dağa taşa yayılmış. Lacivert takım bir anda kıpkızıl kana boyanmış.

Haber köye ulaştığında gelin indirme havasını çalan davullar susmuş, zurnalar sükûta bürünmüş. Yeni gelinin elleri koynunda kalakalmış. Olay, halkın yaratıcı diliyle “Kara Camışları Saldım Bayıra” türküsüne dönüşerek dilden dile bugüne kadar ulaşmış.




                          Gara Camışları Vurdum Bayıra

                          Döyüşe Döyüşe İndi Çayıra

                          Diyin Güveyiye Gele Ayıra

                          Güveyin İşini Allah Gayıra

                          Giderem Giderem

                          Dudu Gumru Gibi Durmaz Öterem Öterem

                          Gelin helalleşin gardaş giderem

                          Bir Oda Yaptırdım Döşedemedim

                          Üç Günlük Ömrümü Beş Edemedim

                          Zalım Feleginen Baş Edemedim

                          Bu Kara Bahtıma Küsmüş Giderem



Fuzuli Kantatası



Fuzuli Kantatası

Bestecisi Cihangir Cihangirov, sözleri ise Fuzuli'ye ait

Sovyet döneminin muhteşem bir müziği..

Muhteşem Fuzuli, Muhteşem Beste, Muhteşem Orkestra ve Muhteşem bir yorum

daha ne söylenebilir ki...

FUZULİ KANTATASI

Beni candan usandırdı, cefâdan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan, murâdım şem'i yanmaz mı?
Sevgili, cefası ile beni candan usandırdı, cefa etmekten kendisi usanmaz mı?
Ahımın ateşinden gökler yandı, muradımın mumu hâlâ yanmaz mı?
Kamu bîmârına cânân, deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman, beni bîmarı sanmaz mı?
Sevgili bütün aşk hastalarının derdine deva ihsan eder
Bana niçin çare bulmuyor, yoksa beni hasta sanmaz mı?
Şeb-i hicran yanar cânım, döker kan çeşm-i giryânım
Uyadır halkı efgânım, gara bahtım uyanmaz mı?
Ayrılık gecesinde canım yanar, ağlayan gözüm kanlı yaş döker.
İniltilerim halkı uyandırır, kara talihim uyanmaz mı?
Gûl-i ruhsârına karşu, gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu, akar sular bulanmaz mı?
Gül yanağına karşı, gözümden kanlı gözyaşı akar.
Sevgilim! Bu gül mevsimidir, akan sular bulanmaz mı?
Gâmım pinhan dutardım ben, dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı?
Sıkıntımı gizli tutardım ben, yâre açıkla dediler
Bilmiyorum, söylesem, o vefasız inanır mı inanmaz mı?
Değildim ben sana mâil, sen ettin aklımı zâil
Bana ta'n eyleyen gâfil, seni görgeç utanmaz mı?
Ben sana gönül vermemiştim, aklımı sen çeldin.
Beni ayıplayan şaşkın, seni görünce utanmaz mı?
Fuzûlî rind-i şeydâdır, hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı..
Fuzûlî, çılgın bir aşıktır, halka daima rezil olmuştur.
Ona bu nasıl bir sevdadır, bu sevdadan usanmaz mı diye sorun..


Bu eser 1959 yılında Azerbaycan Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu sahnesinde Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası, Azerbaycan Devlet Korosu ve Şovkat Alakbarova tarafından seslendirilmiştir.


Arif Erkin Güzelbeyoğlu & Müzik



Arif Erkin Güzelbeyoğlu & Müzik

(11 Eylül 1935, Gaziantep – 16 Ekim 2025, İstanbul)
Türk mimar, müzisyen ve tiyatro–sinema oyuncusudur.

Arif Erkin Güzelbeyoğlu, tiyatro dışında da çok sayıda film ve diziye müzik besteledi. UmutAğıtDeğirmenKarakolda Ayna VarGramafon AvratBir Milyara Çocuk ve Bizimkiler gibi yapımlar onun müzikleriyle tanındı. Umut filmiyle 1969 Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Müzik Ödülü”nü kazandı.

2021 yılında İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali tarafından “Onur Ödülü”ne layık görüldü.



Hayatı ve Kariyeri

Arif Erkin Güzelbeyoğlu, 11 Eylül 1935 tarihinde Gaziantep’te doğdu. Soyadı, “Güzelbeyzade” adlı Türkmen boyundan gelen aile adının Türkçeleştirilmesiyle oluştu. Yükseköğrenim için İstanbul’a gitmeden önce çocukluk ve gençlik yıllarını Gaziantep’te geçirdi.

Tiyatroya ilgisi lise yıllarında başladı. Gaziantep Lisesi öğrencisiyken 1950 yılında katıldığı bir yarışmada, Molière’in Hastalık Hastası oyunundaki başrolü kazanarak amatör tiyatro hayatına adım attı. Aynı dönemde lise öğretmeninden keman dersleri aldı.

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde mimarlık eğitimi aldı. Ayrıca Devlet Opera ve Balesi’nin Opera Dershanesi’nde müzik eğitimi gördü. Bir süre İstanbul Radyosu’nda solist ve korist olarak görev yaptı.

Tiyatro kariyerine, amatör topluluklardan Genç Oyuncular grubunun kuruluşunda yer alarak başladı. Askerlik hizmetinden sonra, 1964 yılında Gülriz Sururi–Engin Cezzar Tiyatrosu’nda Refik Erduran’ın Direklerarası adlı müzikalinde rol alarak profesyonel oyunculuğa geçti. Oyunun müziklerini de kendisi besteledi. Daha sonra Haldun Taner’in Zilli Zarife ve Vatan Kurtaran Şaban oyunlarının müziklerini yaptı.

Genco Erkal tarafından kurulan Dostlar Tiyatrosu’nun kuruluş kadrosunda yer aldı ve topluluğun ilk beş yılı boyunca sahnelenen tüm oyunların müziklerini besteledi.

Sanat çalışmalarının yanı sıra, uzun yıllar kamu görevinde bulundu. İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğü’nde otuz yıl çalıştı; Beşiktaş Belediyesi’nde İmar Müdürü ve Teknik Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Emekli olduktan sonra da müzik çalışmalarına devam etti.


Müzik ve Sinema Çalışmaları

Arif Erkin Güzelbeyoğlu, tiyatro dışında da çok sayıda film ve diziye müzik besteledi. Umut, Ağıt, Değirmen, Karakolda Ayna Var, Gramafon Avrat, Bir Milyara Çocuk ve Bizimkiler gibi yapımlar onun müzikleriyle tanındı. Umut filmiyle 1969 Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Müzik Ödülü”nü kazandı.

2021 yılında İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali tarafından “Onur Ödülü”ne layık görüldü.











Oyunculuk

Televizyon izleyicileri onu en çok İkinci Bahar dizisindeki rolüyle tanıdı. Ardından Yabancı Damat dizisinde “Memik Dede” karakteriyle büyük beğeni kazandı. 2007 yapımı Beyaz Melek filminde “Mala Ahmet” rolünü canlandırdı. Daha sonra Canım Ailem dizisinde “Cabbar Ağa”, Muhteşem Yüzyıl dizisinde ise “Piri Mehmet Paşa” karakteriyle yer aldı. Ayrıca Doksanlar, Kadim Dostum ve Çoban Yıldızı adlı dizilerde de rol aldı.


Tiyatro oyunları

Filmografisi

Vefatı

Arif Erkin Güzelbeyoğlu, 16 Ekim 2025 tarihinde, 90. yaş gününü kutladıktan yaklaşık bir ay sonra İstanbul’da doğal nedenlerle hayatını kaybetti. Ölüm haberini oğlu duyurdu. Sanatçı, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.